19 Kasım 2017 Pazar

DEĞERİNE PAHA BİÇİLEMEZ

Yazmanın ve paylaşmanın en güzel tarafı sosyal sorumluluk alanında toplumsal duyarlılığa minicik de olsa katkıda bulunmaya vesile olması.

Bu amaçla elime fırsat geçtiği her zaman aralığında önemsediğim konularda yazmayı kendime bir görev edindim. Gönlümden geçenleri paylaştıkça geleceğe umudum artıyor bir anlamda.

Ulaşabildiğimiz her kalp, tutabildiğimiz her el, destek sağlayabildiğimiz her minik katkı; belki okyanustaki bir su damlası kadar küçük ama; son derece değerli diye düşünüyorum.

Yeter ki o damlalar hiç tükenmesin kalplerimizde.

Şimdi paylaşacağım gerçek öykü Brezilya’da geçiyor. İçinde biraz nüktedanlık ve fazlasıyla sıra dışılık olsa da amacına öyle güzel ulaşmış ki. Bence alkışlanmayı hak ediyor.

Bunun için yolumuz Brezilya’ya kadar uzanıyor.

2013 yılının sıradan bir günündeyiz. Ama belli ki Brezilyalı zengin iş adamı Thane Chiquinho Scarpa için değil.

Ülkesinde tanınan bu zengin adam, bir gün sosyal medya hesabından bir duyuru yapar. Belirttiği tarihte sahip olduğu lüks arabasını törenle gömeceğini açıklar. Üstelik basını da bu görsel gösteriye davet eder. Haliyle bu sıra dışı haber karşısında oldukça geniş bir ilgiyi üzerine çeker.

Haberi duyanlar sert tepkilerle bu çılgın adamı yerden yere vurmakta bir zarar görmez. Hatta onu ikna etmenin yollarını dahi ararlar. Böylesi bir çılgınlıktansa, bağış yapmasının daha adil ve doğru olduğunu belirtirler.

Ancak gel gelelim zengin iş adamı sözünden dönmez. Belirttiği tarihte herkesin huzurunda arabası için kazdırdığı derin çukurun yanına gelir. Töreni başlatır. Herkes bu garip olayın kahramanına gözlerini dikmiştir ve merakla olacakları beklemektedir.
Lüks araba kazılan çukurun içine indirilmeye başlanır. Şaşkın bakışlar, sert söylenmeler, öfkeli nidalar bir uğultu halinde çevreyi kaplar.

İşte tam bu sırada iş adamı töreni durdurur. Etraftaki kalabalığın meraklı bakışları altında hedef konuşmasına başlar.

Arabasının gerçekten çok pahalı olduğunu, toprak altında çürümeye terk etmenin yanlış olduğunu vurgular önce.


Hemen akabinde de aslında birçok kişinin arabasından çok daha değerli pek çok şeyi toprağa gömdüğünü belirtir.

Bunlar ne midir?

Toprak altında çürümeye terk edilen kalpler, karaciğerler, böbrekler, gözler ve daha niceleri…

Sağlıklı organları toprak altına gömüp çürümeye terk etmenin dünyadaki en büyük israf ve acımasızlık olduğunu sözlerine ekler. Arabasından kat be kat değerli insan ömrü için de tüm organlarını bağışladığını açıklar.

Tanınan bir isimden unutulmayacak bir ders alan pek çok insan bu özel çağrıya duyarsız kalmaz. Ve o gün yaşanan bu sıra dışı olay sayesinde ülke genelinde organ bağışı tam tamına % 31,5 oranında artar. Hem de sadece 1 ay içinde.

İşte öykümüz ve getirileri.

Umuyorum ki bu satırları okurken belki de içinizden birkaç kişi organ bağışına daha sıcak bakar. En azından bir kez daha düşünür.


Ben diyorum ki; elimizde başkalarına yaşam armağanı sunacak organlarımız varken bunu göz ardı etmek OLMAZ.

OLMAMALI.

Yaşama veda ettikten sonra bir başka cana CAN veriyor olmanın değerine paha biçilemez ki.

Hayattan ayrıldıktan sonra, organlarımızı toprak altında çürümeye terk etmek bencillik değil mi sizce de?

Duyarlı olmanın, başkalarının sessiz çığlıklarını duymanın, uzattıkları eli tutmanın tam zamanı.

Hadi gelin ORGAN BAĞIŞI yapalım.

Yapılması için destek verelim.

Unutmayalım ki hayat paylaştıkça güzelleşiyor; vedalardan sonra bile…

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

03.10.2017








13 Kasım 2017 Pazartesi

AYNADAKİ BEN, BANA GÜLÜMSÜYOR (2/2)

Korkmadan, cesurca bakalım öyleyse.

Sakin ve sessizce.

Sonra bir an için aynadaki yansımanın bize baktığını hissetmeye çalışalım. Yani kendimizi yansıma kabul edelim.

İşte bu ANI yakalayabilirsek ne mutlu bize.

O zaman değişim başlıyor ve kaybettiğimiz enerji bize geri dönüyor.

Ama bu ANI yakalamak son derece zor. Hemen olmadığını, denemek gerektiğini belirtiyor konunun uzmanları.

Eğer başarırsak, kendimizi fark ettikçe enerjimiz tamamlanacak. Özümüzü hiç olmadığı kadar çok seveceğiz. Enerjimiz yavaşça dolmaya başladığında, sevgi çemberimiz kendini kapadığında; gerçek kimliğimizi bulacağız.

Kendi merkezimizde huzuru ve gücü bulmanın en kolay yolu belki de budur.

Bu bir metot aslında.

Anı kollamak.

Dikkati odaklamak.

Kendiliğinden kendini aşmak gibi.

Ancak bunu yaparken zorlamamak gerekiyor. Eğer aynada kendimize on saniyeden uzun bakamıyorsak; kendimizle yüzleşmeye hazır olmayabiliriz. Kendimizden, içimizde sakladıklarımızdan korkuyor olabiliriz. Bana kalırsa hazır olduğumuzda yeniden denemek gerekiyor. Çünkü zorla yapılan şeylerden bir fayda sağlayamayız diye düşünenlerdenim.

Tüm bu çalışmaların bir adım ötesi çok daha anlamlı. Çünkü kendimizle yüzleştikten sonra; enerji akışının içindeki ANLARI; evrendeki HER ŞEYde yakalamamız an meselesi.

Canlanmak, yenilenmek, ruhen şifa bulmak için denemek gerek diye düşünüyorum.  
Ancak bunu hemen gerçekleştirebilmemiz zor hatta imkansız. Belki de yıllar sürecek bir deneyim gerekli bunun için.

Ben deniyorum yavaş yavaş. Ne zaman aynada kendime baksam gülümsediğimi fark ettim en başta. Normal duramıyorum. Ne kadar üzgün ya da kederli olsam da kendime gülümsemeliyim diye düşünüyorum belki de. İçimdeki çocuk için en çok da.

Sanırım bu güzel özelliğim bana rahmetli anneciğimden yadigar kaldı. O nedenle de sımsıkı sarılıyorum bu gülümsemeye. Sevgi dolu ve sıcak olmasına özen göstererek.

Peki ya sizler bu yazımdan sonra denemeyi düşündünüz mü? Yoksa bir başka zamana mı attınız yine?

Ama unutmayın ki sonunda muhteşem bir ödül var bizi bekleyen. Mucize tadındaki kocaman hayat pastası dilimi size de göz kırpmıyor mu?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.09.2017

Kaynaklar: http://tr.tm.org; https://mineozguzel.wordpress.com; OSHO’dan  ‘İnsan Kendinin Aynasıdır.’




AYNADAKİ BEN, BANA GÜLÜMSÜYOR (1/2)

Hepimiz biliyoruz ki evrenin doğal bir akışı var. Eğer bizler bu akışı içinde bulunduğumuz AN ile bütünleştirebilirsek; uyumlu yaşamın kapıları ardına kadar açılıyor önümüzde.

Peki bu kapının ardında ne var dersiniz?

Birbirini destekleyen enerjilerle dolu; mucize tadında, koca bir dilim hayat pastası.

Üstelik sadece bize ait.

Tadına vara vara yememizi, içimize sindirmemizi bekliyor.

Uygarlık tarihinin en eski, en ilginç düşünce akımlarından birisi olan Taoculuk felsefesine göre; enerji içten dışa doğru akıyor.

Yani göz bebeklerimiz ve diğer duyu organlarımızın yardımı ile bedenimizden evrene doğru bir akış var. O an ki ruh halimizle alakalı olarak; içimizde var olan pozitif ya da negatif enerjimizi; baktığımız, dokunduğumuz her şeye aktarıyoruz.  

Hal böyle olunca her şey için enerjimizi harcadığımızı söyleyebiliriz. Öyle değil mi? 

Bu da bizi farkında olmadan giderek kendimizden, özümüzden uzaklaştırıyor. Kendimize olan ilgimizi azaltıyor. Bir anlamda kendimizi unutup, etrafımız için yaşamaya başlıyoruz sadece.

Örneğin yolda yürürken, bakışlarımız ağaç dalındaki çok güzel bir kuşa kaydı diyelim. 
O ANda ona odaklanıp, kendimizi unutuyoruz. Tüylerine, ötüşüne, gagasına bakıyoruz, belki gülümsüyoruz. Ama enerjimiz kuşa doğru akmaya başladı bile. Kendimiz neredeyiz? Orada olduğumuz halde, O ANda yokmuşuz gibi davranıyoruz. Arka planda kalıyoruz bir anlamda.

Kendimizi yeniden hatırlayabilmemiz için o kuşa akan enerjinin bize yeniden geri dönmesi gerekiyor.

Elbette kuş sadece bir örnekti. Etrafımızdaki her nesne için bu dışarıya akışın olduğunu düşünelim; bir an için.

Müthiş bir enerji akışı öyle değil mi?

Peki bu akış, bu tükenme nereye kadar devam ediyor?

Ne yazık ki fark edip, silkelenmemiz gerektiğine karar verene kadar bu hal böyle sürüp gidiyor.

İşte Taoculuk felsefesine göre; giden enerjinin kendimize yeniden geri döndürülmesi gerekiyor. Üstelik bunun da kolay bir yolu var.

Bir ayna karşısına geçip kendimize bakmak.

Kendi göz bebeklerimize odaklanmak.

Orada gördüğümüz kişi ile yüzleşmek.

Cesaretle onu izlemek.

Ayna karşısında en yalın halimiz var şimdi. Dışarıya karşı kullandığımız maskeler yok. Orada, olmak istediğimiz kişi de yok. Sadece özümüz var.

Aman dikkat egolarımız yüz mimiklerimize yerleşmiş, belki de kırışıklıklarda gizli. Onlarla yüzleşmeye, kendimizi artımızla eksimizle kabul etmeye hazır mıyız? (devamı 2/2’ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.09.2017

6 Kasım 2017 Pazartesi

GÖRSEL ALBENİNİN ARKASINDAKİ BAĞIMLILIK (2/2)

Halbuki insanlarda bıraktığımız hisler kolay kolay unutulmuyor. Zarif ve güzel hislerin geri dönüşleri ise muhteşem oluyor.

Uzanıp kalbimizle dokunduğumuz insanların dünyalarını renklendirebiliyor; yaşam sahnesindeki sıradanlığı bir nebze olsun yıkabiliyorsak; ne mutlu bizlere.

Hayat sahnemizde hep hatırlayacağımız o güzel sesler, o muhteşem renkler bizi biz yapıyor aslında. Sıradanlığı kırıp, tatlı kıpırtılar ekliyor yüreklere. Her yeni gün bilgi dağarcığımıza ekleyeceğimiz minicik bilgi kırıntıları hazinemizi zenginleştiriyor.

Sonuçta hepsi birleşip; taştan yonttuğumuz kendi heykelimize ışıltılar katıyor.

Peki böylesi ışıltılı bir heykeli kimler, nasıl yapıyor dersiniz?

Sevginin hem de koşulsuz sevginin derinliğini kavrayanlar onlar. Hayatı zarafetle yaşamanın; verdikçe çoğalmanın, paylaştıkça büyümenin tarifini uygulayanlar onlar.

Kimseyle yarışmaları gerekmiyor onların.

Kendilerinden başka.

Her gün yeni bir şeyler öğrenmenin, öğretmenin peşindeler ne de olsa.

Azla yetinmenin hayatlarına kattığı rengi öyle seviyorlar ki, sadelik asasını ellerinden hiç bırakmıyorlar. Böylece kaybetme korkularını minimize ederken zorlanmıyorlar.
Kısacası farkında olmaya ve ruhlarının olgunlaşmasına olanak tanıyorlar.

O halde bizim de farklı tecrübelerle, hayatımızı zenginleştirmeyi öğrenmemiz gerek, hem de en kısa zamanda.

Nasıl mı?

İşe fazla tüm eşyalarımızdan kurtularak başlamak lazım. Yani maddi bağımlılıklarımızdan ivedilikle kurtulmamız şart.

Sahip olmak kadar, sahip olmayı beklemek ve sanmak da ne kadar yanlış.

Derin düşünebilen, paylaşırken enginliğini koruyan, doğru yaşamı ilke edinen, dürüst davranışlarıyla beğeni toplayan, yaratıcı, akıllı, öğrendiklerini yaşamına katmayı beceren insanlardan olmayı seçmemiz gerek.

Maddiyata değil, gönül sesine kulak verenlerin dergâhına uzansın yolumuz. Kibrin soluk ışığına değil, olgunluğun parlayan tılsımına baksın gözlerimiz. Su misali akmaya çalışırken, yaşamın dansını kalbimizde hissedelim.

Hesapsız, çıkarsız, beklentisiz AMA sevgi ve aşk dolu olsun yaşam felsefemiz.

Kapanış cümlemiz ise Taoizmin kurucusu kabul edilen önemli Çin filozofu Lao Tzu’dan gelsin.

‘’İhtiyacınız kadarına sahipseniz zenginsiniz demektir.’’

Ben çok zenginim. Şükürler olsun ki bunun farkındayım.

Ya sizler?

Bağımlı mısınız yoksa?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

12.08.2017





GÖRSEL ALBENİNİN ARKASINDAKİ BAĞIMLILIK (1/2)

Her birimiz kendi nev-i şahsına münhasır varlıklarız. Hiç birimizin bir diğerinden üstünlüğü yok. Ancak son yıllarda maddi olanakların getirdiği görsel albeninin arkasına saklananlar çoğalmaya başladı.


Sevginin, zarafetin, kalitenin aslında yaşamı ayakta tutan özel değerler olduğu unutuldu ne yazık ki. Çünkü amaçlar farklılaştı.

Gösterişli bir ev, pahalı bir araba, fiyatı dudak uçuklatan takılar, giysiler, en konforlu otellerde konaklama, bitmeyen tatiller, sonu gelmeyen istekler…

Tüm bunlarla başkalarından daha üstün ve mutlu olduğunu savunan insanlar…

Gelişen teknolojinin yaşantımıza getirdiği olanakları sadece keyfi amaçları için kullanan, gününü gün ederek yaşamayı maharet sanan, öğrenmekten uzak bir toplum…

Ne yazık ki böyle bir toplumun fertleri farkında olmadan maddiyata bağımlı oluyor. 
Hayatlarını gerekli gereksiz pek çok eşya ile kalabalıklaştırıyor. Bu tarzı benimseyenlerin çocukları da maddiyat bağımlılığından nasibini alıyor, hem de fazlasıyla. Oyuncaklarının, giysilerinin, hatta anne babasının, arkadaşlarının kıymetini bilmeyen; doymayan nesillere davetiye çıkarıyor.

Ne acı bir tablo bu karşımızdaki; öyle değil mi?

Bir arpa boyu bile yol alamayız ki böylesi bir yaşam tarzıyla. Oysaki bakın ünlü gazeteci, yazar İlhan Selçuk bir yazısında ne der;

"İnsan ömrünü bir taşı yontmakla geçirir ve sonunda kendi heykeli çıkar ortaya."

Mutluluğumuzun kilit noktası; yaşımız kemale erdiğinde; kendi ellerimizle yaptığımız eserden memnun olup olmamamızla alakalı.

Unutmayalım ki maddiyata dayalı her şey gelip geçici.

Evet maddesel anlamda çok zengin olabiliriz.

Evet istediğimizin fazlasını hem de hiç düşünmeden alabiliriz. Ama gerçek anlamda mutlu olmanın bunlarla ilgisi yok.

Maddiyat ve gösterişli yaşamlar sadece egomuzu şişiriyor. Kendimizi herkesten üstün görmek gibi bir yanılgıya sürüklüyor. Hele hele görsel albeninin arkasına saklanıp; farkında olmadığı BAĞIMLILIĞInı; aldıklarını, gittiği yerleri, içinde mutlaka kendi görseliyle sürekli ifşa etmeye çalışmak; zarafetten nasıl da uzak.

Her yeni günde birisinin ya da birilerinin kalbine narince dokunmadıktan, küçük ya da büyük bir yardımda bulunmadıktan sonra hayatın ne anlamı var ki?

Yapabileceğimiz o kadar güzel şeyler var ki şu dünyada.

Bize kendimizi iyi hissettirecek, esas mutluluğumuzu sağlayacak olan da bunlar aslında. Evler, arabalar, şaşalı yaşamlar değil. Parayla satın alınan hiçbir şey insana gerçek mutluluğu veremiyor. Anlık sevinçler yaratabiliyor sadece. Onlar da bir süre sonra yerini kocaman bir boşluğa bırakıyor.

O boşluktayken ne mi oluyor?

Gelin cevabını şu anda okumakta olduğum ‘Yitik Kalpler İstasyonu’ romanı yazarlarından Kristina Mc Morris’ten alalım.

‘’Sonra gün geliyor; bir keder çekici elimizdeki pusulayı paramparça edip, bizi dönmeye devam eden dünyada kayıp ve yapayalnız bırakıyor.’’

Görsel albeninin arkasındaki bağımlılığa kapılanların sonu ne yazık ki bundan öteye değil. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

12.08.2017


30 Ekim 2017 Pazartesi

JİNEKOLOJİ TARİHİNİN UTANÇ YÜZÜ

Ruhundaki güzelliği, yüreğindeki güçlü sevgisi ve tükenmez fedakârlıkları ile kadınlar özeldir. Kadın olarak doğmak ise tüm bu zenginlikleri kucaklamak adına muhteşem bir duygu. Ancak bir o kadar da zor zanaat.

Tarihsel dönemler boyunca kadınların yaşadığı zorluklar o kadar çok olmuş ki, hangi ucundan tutarsanız, içinizi sızlatan tınılar yüreğinizi kanatıyor. Bildiklerimiz ne kadar azsa, tarih sayfaları arasında sıkışıp kalmış bilinmeyen utanç dolu yüzler de bir o kadar fazla.

Şimdi paylaşacağım notlar da onlardan sadece bir tanesi.

Hadi gelin beraberce 1800’lü yıllarda Amerika’ya gidelim. Karşımızda ‘Modern jinekolojinin babası’ olarak ünlenen tıp doktoru J. Marion Sims var.

1813 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin güneydoğu bölgesinde doğmuş. 

Jinekoloji alanında tıp eğitimi almış. Alanın da gösterdiği başarılar yıllar içinde ünlenmesine vesile olmuş. New York’ta açılan ilk kadın hastanesinin kurucularından birisi aynı zamanda. Doğurganlık, kanser ve rahim üzerindeki araştırma ve tedavileri ile pek çok hastalığa çözüm bulmuş. Hatta kendi adını taşıyan rahim muayene aletlerinin de mucidi aynı zamanda.

Elbette tüm bunlar son derece kıymetli. Ancak gelin görün ki modern jinekolojinin babası, bu araştırmalar sırasında tam bir vahşete imza atmış.

Araştırmalarını yapmak, aklındaki sorulara çözüm bulmak için belki de insanlığını unutmuş.

Neden mi?

Jinekolojik araştırmaları için ihtiyaç duyduğu denek kadınları parası ile satın almış.

Bunun için siyahi kadınlar adeta biçilmiş kaftandır. Çünkü o yıllarda siyah ırkın kadınlarının hiç acı duymadığına inanılır. Çünkü onlar yarı insan bile değillerdir. Söz hakları yoktur. Mal gibi alınıp satılır. Köle olarak her işte kullanılabilir.

Dolayısıyla Doktor Sims satın aldığı kadınlara sormadan, rızalarını almadan; hatta ne acıdır ki anestezi kullanmaya gerek duymadan; pek çok deneyi onların çığlıkları arasında, ZORLA gerçekleştirir.

İlk okuduğumda içimi sızlatan bu bilgi, doktorun kendi açıklamalarını okuyunca yerini bambaşka duygulara bıraktı ister istemez.

Tam 5 yıl sürmüş bu deneyler. Laboratuvarına kapattığı 14 kadından sadece bir tanesi üzerinde 30’dan fazla cerrahi müdahalede bulunmuş. Canlı canlı, bağırta bağırta. Özellikle Anarcha, Lucy ve Betsey isimli üç köle kadın üzerinde sayısız farklı cerrahi teknik denemiş. Tekrarlıyorum, hiç birinde anestezi kullanılmamış.

Durum böyle olunca, her bir müdahale birer işkenceden farksız hale gelmiş ne yazık ki. Bunlara vajinaların kesilip biçilmesi, her defasında rahim içlerine yeni aletlerin konarak denenmesi dahil. 

Yazarken bile kanımı donduran bu notlar ne yazık ki gerçekler. Ancak her şey bu kadarla da sınırlı değil. Sırada zenci çocuklar da var maalesef. Onlar da kafatası araştırmalarının bir numaralı denekleri olmuşlar zamanında.

Amerika’daki kaynaklar ilk kuruluş yıllarından itibaren zencilerin her türlü deneyde kobay olarak kullanıldığını doğrular netlikte. Aşılar, deneysel cerrahi içeren tüm operasyonlar bunlar arasında. Ve hepsinde anestezi kullanılmaması en çarpıcı nokta.

İnatçı denemeleri ile sonunda başarıya ulaşan ve geçen yıllar içinde değer kazanan 
Doktor Sims; Amerikan Tıp Birliği’ne başkan olarak seçilir. Alabama, Washington ve New York gibi pek çok yere anıtları dikilir.

Zaman zaman siyahi ırkın kadınları tarafından protesto edilse de; sonuçta tıp dünyasının en başarılı isimlerinden biri olarak tarihteki yerini alır.

Kadın sağlığı ve kadın hastalıklarını önlemek adına yapılan girişimlere çok şey borçlu olduğumuz bir gerçek. Ancak işin içinde acı, işkence, zorlama ve eziyet unsurları olunca insanın soluklanmaya ihtiyacı oluyor.

Biz kadınların her yıl yaptırmak zorunda olduğumuz rutin muayeneler sırasında bile ayaklarımız geri geri giderken; onca kadının yıllarca çektiği eziyet içimi fena acıttı. 
Zorla,  işkenceyle, can acıta acıta denek masalarına yatırılan tüm kadın bedenleri için ne söylenebilir ki?

Ancak bu iç acıtan tablolar sadece bir doktorla da sınırlı kalmamış. O yıllara imza atan, buluş yapan pek çok doktor maalesef hep hocalarının yolundan gitmiş.

Örneğin; kadının skene (boşalma) bezlerinin ismi, jinekolog Alexander Skene’den geliyor ki; o da doktor Sims’in öğrencilerinden bir tanesi. Ve o da tıpkı hocası gibi zor kullanarak, anestezi yapmadan buluşlarını ilerletmiş. Doktor Skene tam 72 farklı aracın mucidi. Jinekolojik muayeneler sırasında çok kullanılan spekulum, klemp ve benzeri her aracın denenme süreci, maalesef kullandığı kadınlar için uzun süreli birer işkenceye dönüşmüş.

Yine kadının vajinal bölgesinde bulunan ve cinsel ilişki sırasında salgı üretilmesini sağlayan ‘gland bezleri’nin ismi de, işkenceci bir doktor olan Bartholin Gland’ den geliyor. Özellikle siyahilerin ve yoksul kadınların bedenleri üzerinde araştırmalar yapmış Doktor Gland. Bunun için neredeyse 40 kadını, hamileliklerinin farklı dönemlerinde karınlarını keserek öldürmüş. Böylece kadınların ve bebeklerinin dönemsel periyodik gelişmelerini mercek altına yatırmış.

Biliyoruz ki bilimin her bir basamağında yaşanan zorluklar, çekilen acılar, katlanılan eziyetler; hep bir sonraki basamağa yatırım. Bugünün kolaylıklarına erişmek için o zamanlarda yapılanları bilmek ise; bizlerin daha duyarlı olması için birer vesile diye düşünüyorum.

Şimdilerde yepyeni bir proje var kadınların emek verdiği, araştırdığı ve üzerinde çalıştığı. İsmi o siyahi denek kadınların isminden esinlenerek konmuş.  

Anarchagland projesi.

Amaç o yıllardan itibaren birçok yerde kullanılan ancak hiç tanınmayan, unutulan siyahi köle kadınların öyküsünü gün yüzüne çıkarmak.

Katalonya’da başlatılan bu projede; kadın bedeninin tarihinin yeniden yazılması amaçlanıyor. Hatta doktor ismi taşıyan dokulara o acıları çeken denek kadınların isimleri verilerek, bir parça olsa da isimlerinin onöre edilmeleri tasarlanıyor.

Ne diyelim yolları açık olsun.

Bizlerin sağlıkla nefes almasına katkıda bulunan, emek veren tüm bilim insanlarına ve bu yolda canlarını harcayan, isimsiz cesur kadın kahramanlarına sonsuz minnet duygumuzla.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

02.09.2017





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...