24 Temmuz 2017 Pazartesi

EL DEYİP GEÇMEMEK GEREK

Hepimiz bize bahşedilen bedeni ve aklı maharetle kullanmaya çalışıyoruz. Doğuştan bize armağan olan özelliklerimizle tanışmamız zaman alsa da; bedenimizin her bir parçasını sağlıklı tutmak, korumak ve geliştirmek için özen gösteriyoruz.

Bunlardan bir tanesi de ellerimiz. El deyip geçmemek gerek. İki elimiz var. Ama bir tanesini daha ağırlıklı olarak kullanıyoruz.

Peki neden dersiniz?

Çünkü uzmanlar genetik olarak ve doğuştan itibaren beynimizin; belli bir elimizi kullanacak şekilde özelleştiğini belirtiyor.

Yumulu ellerimizi açık tutmaya başladığımız 3.aydan itibaren başlayan keşfimizde; 5.ayla beraber ellerimizi kullanmaya başlıyoruz. Geçen zaman içinde de farkında olmadan bir elimizi daha çok kullanıyoruz.

Kimimiz sağ elini kimimiz ise sol elini kullanırken çok daha rahat. Görevleri yerine getirirken gereken hızı ve düzeni onunla sağlıyor.

Dünya genelinde elde edilen verilere göre; insanların yaklaşık yüzde70 gibi büyük bir kısmı sağlak. Yani sağ elini kullanıyor.

Yaklaşık yüzde 10’nu solak. Yani tercihlerini sol elden yana yapmışlar. Ama hepsi bu kadarla sınırlı değil.

Hem sağ hem de sol elini karışık olarak kullanan, yani bizler gibi zorlanma yaşamadan değiştiren insanların durumuna ‘Karışık ellilik’ deniyor. Sayıları solaklardan daha fazla. Neredeyse yüzde 20 civarında. Farkındalıkla ve biraz da sabır ve denemeyle öğrenilebilir bir durum olsa da; bir elin kullanımı yine de diğerinden daha ön planda.

Bunun tam tersi, iki elini beraber kullanırken kafa karışıklığı yaşayan, süratli ve düzenli olamayan küçük bir grup var. Onlara ‘Ambilevöz’ deniyor.  

Konumun ana kaynağı ise son grupta. Onlar doğuştan itibaren her iki elini de AYNI ANDA, aynı başarı ve hızlılıkta kullanan kişiler. ‘Çift elli - Ambidekster’ olarak anılıyor. Sayıları oldukça az olan bu kişiler becerilerini sonradan öğrenmedikleri için, her işte başarılı oluyor. Çoğu da dahi sınıfında zaten.

Peki hiç gözlemlediniz mi evcil hayvanlar, kedi ve köpekler nasıl davranıyor acaba? 
Ya da diğer canlılar? Onların da bir tercihleri oluyor mu?

Yapılan bilimsel araştırmalar; her canlının bir elini kullanmaya meyilli olduğunu göstermiş. Ancak oranlar biz insanlar gibi dengesiz değil. Neredeyse yarı yarıya.

Şimdi gelelim elimizi yönlendiren ve el kaslarımıza hareket emrini veren beynimize.

Biliyoruz ki; iki yarı küreden oluşan beynimizde bazı özellikler sağ, bazı özellikler sol yarı kürede özelleşiyor. Yani bir anlamda aralarında iş bölümü yapılıyor. Bununla alakalı olarak; beynimizin sol yarımküresi bedenimizin sağ yanını, sağ yarımküresi ise sol yanını kontrol ediyor.

Beyin üzerinde yapılan sayısız araştırma, pek çok teoriyi de gün yüzüne çıkarmış. Bu teoriler dil ile el tercihi arasında belirli bir ilişki bulunduğunda hemfikir. Ancak nedeni konusunda henüz kesin bir sonuca ulaşılabilmiş değil. Ve bu amaçla incelemelere devam ediliyor. Beynin evrim araştırmaları sonuçlandığında daha net bilgilere kavuşacağımız ise kesin. Ben her zaman ki gibi merakla bekliyor olacağım.

Elimizde tam kesin veriler olmamakla beraber; zeka konusunda solakların, sağlaklardan 1 puan önde olduğu belirtiliyor.

Ama aramızda çok daha özel olanlar var.  Zeki, yaratıcı, çalışkan, sabırlı, disiplinli olan bu kişiler birer deha. Üstelik hepsi AMBİDEKSTER.

Yaptıklarıyla, bıraktıkları eserlerle, yaşadıkları dönem içinde verdikleri mücadele ve çalışmalarla hep hatırlanıyorlar.

Onlar kim mi?

İtalyan Leonardo Da Vinci ilk sırada. Rönesans döneminin bu önemli filozofu, astronomu, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı, botanisti, jeoloğu, hazerfanı tam bir ambidekster.

Aynı anda her iki eli ile hızlı bir şekilde yazı yazabiliyor. Veya bir eli ile teknik çizimler yaparken, diğer eli ile resim üstünde gerekli yerlere yazı yazabiliyor.

Sağ eli ile yazdıkları, aynı anda kullandığı sol eli ile yazılmış metnin aynadaki bir yansıması. Dolayısıyla bir metni ve tersini yazma ve okuma yeteneğine ‘Da Vinci’ ismi verilmiş.

Diğer bir ambidekster 20. yüzyıl yaşamını icatlarıyla renklendiren Amerikalı mucit ve iş adamı Thomas Alva Edison.

Bir başka ünlü deha ve ambidekster, eserleriyle 20. yüzyıla damgasını vuran İspanyol ressam ve heykeltıraş Pablo Picasso.

19. yüzyılın en büyük bilim adamlarından bir tanesi olan İngiliz fizikçi ve kimyacı Michael Faraday’ı unutmak olmaz elbette.

Son olarak Rusya’da Leonardo da Vinci’nin yeteneklerine benzer özellikleri olan Viktor Tkaçenko’dan söz etmek isterim. Halen Sibirya’da yaşayan 57 yaşındaki Tkaçenko, aynı anda her iki eliyle da yazabiliyor. Son derece hızlı yazmasına rağmen yazısı düzenli ve anlaşılır. Buradaki ilginç nokta ise bu yeteneğinden ancak yıllar sonra; Da Vinci’nin benzersiz yetenekleriyle ilgili bir yazıyı okuyunca fark etmiş olması.

Kim bilir belki bizim aramızda da böylesi güzel yeteneklere sahip kişiler vardır. Beyin kıvrımlarını sonuna kadar zorlayan, yeteneklerinin farkında olan, onları geliştirmek için çabalayan herkese selam olsun.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

28.06.2017




17 Temmuz 2017 Pazartesi

ZİHİN KARATESİ mi? (2/2)

Biz ne kadar güçlü olursak içimizde ne kadar çok sevgi tohumu yeşertirsek; dışarıda olanlardan o denli az etkileniriz.

Unutmayalım zihnimizin direksiyonu bizim elimizde.

Sadece bizim.

Kendimizin.

Başka bir kişinin ya da kişilerin o direksiyonu ele almalarına izin verip vermemek yine bize kalmış.

Bize kızan, öfke duyan, kavga etmenin yollarını arayan, ön yargılarıyla içimizi acıtmaya çalışan insanlara vereceğimiz her olumsuz tavır; onları ödüllendirmek sadece.

Bir anlamda, hayat direksiyonumuzu ellerine vermek. Bizi üzmeleri için yardım etmek.

Peki bunu neden yapıyoruz ki?

Daha çok mutsuz olmak için mi?

Hayatımızı karartan kişileri; kendimizden daha değerli bulduğumuz için mi?

Kötü duygularının, olumsuz görüşlerinin muhatabı olarak; kendimizi daha da kötü hissetmek için mi?

Elbette hiç biri değil.

Kendimize bunca haksızlığı yapıyor olmamız ne kadar büyük yanılsama.

Lütfen duralım hemen şu anda.

Duralım ve düşünelim.

Gerçekleri. Çarpıtmadan, atlamadan yüzleşelim yaşadıklarımızla. Ve bir karar verelim ivedilikle.

Öfkeye sakinlikle, negatifliğe pozitiflikle, ön yargıya yargısızca empatiyle, nefrete sevgiyle, kabalığa nezaketle karşılık vermeye çalışalım. Buna uzmanlar zıtlar kanunu diyor.

Direksiyonumuza sahip çıkmak adına zıtlar kanununda belirtilenleri önemsememiz lazım.

Bunun için her şeyden öte, bizim anlayışlı olmamız gerekiyor.

Kabul edemeyeceğimiz düşünceleri bile sakince dinlemek ne büyük erdem. Anlamaya çalışmak demiyorum henüz. Çünkü bizler daha sakince dinlemeyi öğrenemedik ki. 
Hemen tepki veriyoruz. Dayanamıyoruz.

Peki neden?

Kendimize güvenmediğimiz için. Eğer öz güvenimiz tamamsa, karşımızdaki kişiyi sakince dinleyebilir; hak vermesek de direksiyonu elimizden almasına izin vermeden; kendi yolumuza yeniden huzurla devam edebiliriz.

Bunu yavaş yavaş yaptığımız andan itibaren; direksiyonun gerçek hakimi bizler olacağız.

Denemekten, sabırla tekrar etmekten korkmayalım olmaz mı?

Biz yolu da biliyoruz. Yaşam yollundaki süreçte hayatımızı nasıl yönlendireceğimizi de.

Yalnız mıyız bu yolda?

Varsın olsun. Kalbimiz yanımızda ya. O bize yeter de artar her şey için.
Sakin, sessiz ve huzur dolu bir yolu elbet bulacağız.

Böylece hem kendimizi daha iyi hissedeceğiz. Hem sevgi tohumlarımızı çoğaltacağız. 
Hem de yolumuzdan ayrılmamış olacağız. Artıları ve getirileri ne kadar da güzel bakar mısınız?

İşte zihin karatesini öğrendik bile. Artık ne istediğimizi biliyoruz. Zarafetimizin asil koruma kalkanı elimizde, yaşam koşumuza güvenle devam etme zamanıdır artık.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

20.05.2017

Kaynak: https://aklinizikesfedin.com; Bernabé Tierno imzalı Karate Mental.





ZİHİN KARATESİ mi? (1/2)

Sadece ismi bile konuyu merak etmemize yetiyor. Öyle değil mi?

Zihnimiz bedenimizin direksiyonunda.

Tüm yaşam döngümüzü yönetiyor.

Ona iyi bakmak işte bu yüzden önemli.

Belki de bu yüzden; daha güçlü olabilmek adına; karate yapabilen bir zihnimizin olması hiç de fena bir fikir değil.

Bilgi sahibi olmak adına kelimeler arasında sörf yapmaya var mısınız?

Zihin Karatesi  (Karate Mental) aslında bir kitap ismi.

Yazarı İspanyol asıllı; eğitimci ve psikolog Bernabé Tierno.

Dünya çapında bilinen altmıştan fazla kitabı ile de hayatın zorlu süreçlerine ışık olmuş bir yazar aynı zamanda.

Bu kitap, eline alan herkesin hayatına ışık tutuyor az ya da çok. Çünkü insanların zihnini, duygu ve davranışlarını nasıl kontrol edeceğini gösteriyor. İçinde bolca sevgi ve olumlu bakış açısı var ayrıca. Bu bile kitabı sevmemiz için öyle önemli ki.

Her şey bugüne değin söylenen, yazılan, paylaşılan pek çok yazıda olduğu gibi. 
Değişik bir şey değil biliyorum. 

Duygu ve davranışlarımızın farkında olmak; onları kendi kontrolümüzde tutmak.

Her şeyin temelinde bu var.

Kilit noktada.

Ama gelin görün ki bir türlü yapamıyoruz. En küçük bir terslikte dahi ne duygularımıza ne de davranışlarımıza sözümüz geçmiyor.

O Anlarda direksiyondaki zihnimiz basıyor gaza. Öyle hızla gidiyor ki biz bile neler yaptığımızı; olay bitip ardından tekrar düşününce anlayabiliyoruz.

Aramızda var mı tersini yapabilen?

Direksiyonun hakimiyetini zihninin elinden alıp; yaşamına, anlarına kendi istediği gibi yön veren?

Var elbette. Kötümser olmamak gerek.

Ama sayıları öyle az ki. Üstelik yapabilenlerin bu güzel döngüsü süreklilik arz ediyor mu? Orası da meçhul bence.

Kelimelerin gücünü artık biliyoruz. Ağzımızdan çıktığı andan vardığı noktaya kadar yaptığı eylemleri de.

Sevgi ve zarafet yüklü iseler; olumlu enerjilerle sarılmışlarsa, merhem gibi sarar yüreklerimizi.

Acı, öfke, kin, yargı ve nefret yüklenmişlerse tıpkı zehirli bir ilaç gibi acıtır ve yaralar içimizi.

Sadece kendimizin dikkat etmesi yeterli mi peki?

Etrafımızda pek çok olumsuz tavır, davranış varken; hakaret dolu sözler havada uçuşurken kolay mı sakin kalmak?

Her şeyin KENDİMİZde olduğunu anladığımızda; bu soruya verecek cevabımız kocaman bir EVET olacak. Tüm gayretimiz de sadece bunun için aslında.

Çünkü herkes kendi hayatını yaşıyor. (devamı 2/2’ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

20.05.2017

7 Temmuz 2017 Cuma

SEVGİYLE YOĞRULMAK (2/2)

Peki ya kalbimizde sevgi olmasaydı?

Ona rağmen dönüşmeye çalışsaydık ne olurdu?

O karanlık tünelden çıkamazdık büyük ihtimalle.

Egonun şişirdiği, kalın duvarlar ardından yaşama korkuyla bakan insanlar olurduk. 

Yaşamı anlayamadığımız ve farkındalıktan uzakta kaldığımız için de; mutlu olmayı boşuna bekler dururduk.

Öyle değil mi?

Peki sevgiyi nasıl bulacağız?

Gelin bunun için eski bir Zen öyküsünden yardım alalım. En basit dokunuşlarda bile sevginin etkisini içimizde hissedelim.

Uzak diyarların birinde yaşayan yaşlı bir Zen rahip varmış. Hayatının son demlerine vardığını anlamış. Çevresindekilere artık son gününün gelip çattığını söylemiş. Onu sevenler, öğrencileri, yakınları, dostları, arkadaşları uzak yakın demeden; yanına gelmeye başlamış.

Yalnızca içlerinden bir tanesi, rahibin acı haberini duyunca hemen pazara koşmuş. Niyeti ustasının çok sevdiği pastayı almak ve onu son kez mutlu etmekmiş.

Rahibin evine elindeki pastayla ulaştığında endişeli bir kalabalık sarmış dört bir yanını. Meğerse ustası onu bekliyormuş. İçeriye henüz adımını attığında bilmiş gibi; elindeki pastayı sormuş. Öğrencisi duyduğu sorudan memnun, aldığı pastayı ustasına uzatmış.

Etrafındakiler şaşkın vaziyette onları izlerken; ustası o en sevdiği pastayı özenle eline almış. Elleri titremeden, sakin ve huzurlu bir şekilde kocaman ısırmış.
Etrafındakiler ustalarının ağzından çıkacak son sözlere kulak kesilirken; kulaklarında şu cümleler yankılanmış.

‘’Ölüme gidiyorum. Ama korkmuyorum. Bedenim yaşlanmış olabilir ama ben hâlâ gencim ve bedenim geride kaldıktan sonra bile genç olarak kalacağım. Bu arada bu pasta hala çok lezzetli."

Öykümüz bu sözlerle bitiyor.

İşte ANda kalmanın gücü.

İşte paylaşılan sevgi.

Değişime giderken bile hayata tutkuyla ve sevgiyle bakmanın asaleti.

Yaşamın en son anına bile hak ettiği değeri vermenin önemi.

Sözün kısası yaşamak ve yaşatmanın güzelliği.

Her nefesimizde, her hareketimizde kalbimizin ve ruhumuzun tatmin olup, mutluluğu hissettiği ANların mucizesi bu değil mi?

Tüm bu nedenle sevgiye gözümüz gibi bakmalıyız diyorum ben. Onu büyütmeliyiz içimizde. Etrafımızdakilere bulaştırmalıyız elimizden geldiğince.

Hepimizin en büyük yaşam görevi; saf ve beklentisiz sevgilerin tohumlarını çoğaltmak olmalı. Çünkü dünyayı ancak sevgiyle kurtarabiliriz tüm bu çirkinliklerden.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

15.05.2017

Kaynak: Osho- Aşkın en güzel çiçeği SEVGİ kitabı.

SEVGİYLE YOĞRULMAK (1/2)

Sevgi en kuvvetli şifa kaynağımız.

Sevgi zorluklara ve kötülüklere karşı en güvenilir koruma kalkanımız.

Sevgi kalbimizde hızla büyüyen en nadide çiçeğimiz.

Sevgi hayatımızı anlamlı kılan yol arkadaşımız.

Sevgi aşkla bakan gözlerimizin en parlak ışığı.

Sevgi olmazsa olmazımız.

Peki sevginin varlık nedeni nedir? Derinlemesine hiç düşündünüz mü?

Bu sorunun değişik cevapları var. Bunlardan bir tanesi de İsviçreli yazar ve ressam Herman Hesse’ e ait.

‘’Sevginin varlık nedeni, bizi mutlu kılmak değildir. Benim inancıma göre sevgi, acı çekmelerde, çilelere katlanmalarda ne kadar güçlü olduğumuzu bize göstermek için vardır.’’

Üzerinde düşünülesi bir cümle bana göre. Çünkü ilk okuyuşta düşünce kalıplarımızı biraz sarsıyor. Sevgiyi acıyla yan yana düşünmekte zorlanıyor insan.

Üstelik ünlü Hintli mistik guru Osho’nun sevgi tanımında da benzer dokunuşlar yer alıyor.

Sevginin acı verdiğini söylüyor. Sevginin bir dönüşüm olduğunu, her dönüşümün de insana acı vereceğini savunuyor.

Aslında sevgiyi bir dönüşüm olarak düşünmekle başlıyor her şey.

Her dönüşümde alışılan eski kalıplar yıkılıyor, yerine yenileri konuyor. Ve bu durum oldukça zorlayıcı geliyor bizlere. İçimizde sızılar bırakıyor. Zihnimiz yeniyi kullanamadığı, eskiye dönme eğiliminde olduğu için de; içimizde korkular başlıyor zamanla. Yenideki bilinmezliğin verdiği güvensizlik korkusu dozunu yavaş yavaş artırıyor.  Tam anlamıyla bir değişimin içinde buluyoruz kendimizi. Değişirken karanlık tünellerden geçiyoruz. Korkumuza endişe eşlik ederken sızılarımız artıyor. Ta ki ışığı bulana değin.

Ancak tüm bu zorlu süreçte kalbimizdeki sevginin bize eşlik etmesi şart.  

Sevgimiz önce acıyla harmanlanıyor. Sonra korku bulutuna sarılıyor. Ardından endişe yağmuru ile ıslanıyor. Ama öyle güçleniyor ki, hem bizi koruyor, hem de gücü artıyor.
Dolayısıyla tünelden çıktığımız anda; hem istediğimiz gibi değişmiş, hem zoru başarmış, hem de sevgimizi büyütmüş oluyoruz.

Kendimizi ararken yaptığımız yolculuklardan sadece bir tanesi olsa da başaracağımızı biliyoruz artık.

Kendimize olan güvenimiz tam.

Kendimiz de büyüyoruz o zor adımlarla.

Neler yapabileceğimizin farkındayız. Çünkü kendimizi daha iyi tanıyoruz artık.
Egomuzun sesini kıstık. Duvarlarımızı yıktık. Dışarıdan bakınca korunmasız gibi görünsek de içten içe güçlendik.

Tüm bunlar yaşamı daha iyi anlamak, hayata hak ettiği değeri vermek ve mutlu olmak için öyle önemli ki. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

15.05.2017

28 Haziran 2017 Çarşamba

TEPEMİZDEKİ KESKİN BALTA

Hepimiz bile isteye ucu keskin mi keskin bir balta taşıyoruz tepemizin üstünde. 

Kendimize ve etrafımıza ne kadar zararı dokunacağını bilmeden hem de.

Nedir mi bu baltanın anlamı?

Tahmin edebilmeniz için birkaç Kızılderili atasözünü paylaşmak istiyorum önce.

*Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun ayakkabıları ile yürü.

*Onun ayakkabıları ile bir mil yürümediğiniz sürece bir kişiyi asla eleştirmeyin.

*Bir başkasının kabahati hakkında konuşmadan önce, daima kendi çarığının içine bak.

*Biri yolunuzu yargıladığı zaman, ona ayakkabılarınızı ödünç verin.

Hepsi tek bir sözcüğü işaret ediyor değil mi?

Evet doğru tahmin. Bildiniz.

Tepemizdeki keskin balta… YARGI.

Hemen hepimiz yargılıyoruz. Kendimiz dahil gözümüze kestirdiğimiz herkesi hem de. Etrafımızdaki kişiler, hatta çok sevdiklerimiz tarafından da yargılanıyoruz.

Yani o keskin baltayı bırakın usulca kenara koymayı, gözlerden uzakta saklamayı; her gün keskinleştiriyoruz. Ve ne acıdır ki mutlaka canlarını acıtacak birini ya da birilerini buluyoruz.

Üstelik yargılandığımızda ne kadar içimizin acıdığını unutmuşçasına; karşımızdakileri yargılarken bir an olsun düşünmüyoruz.

Peki neden?

Yine her zaman olduğu gibi işin kolayına kaçıyoruz galiba. Düşünmeden, empati yapmadan, içinde bulundukları şart ve koşulları doğru dürüst anlamadan; balıklama atılıyoruz konunun içine.

Oysaki kendimize yapılmasını istemediğimiz bir davranışı başkasına yapmamız ne büyük yanılsamadır. Öyle değil mi?

Önce yargılandığımız durumda ne yapabiliriz onu düşünelim mi?

İçimiz acıyacak orası kesin. Ancak uzmanlar, önce derin bir nefes alıp biraz geri çekilmeyi öneriyor. Ardından söylenen her ne ise; kendi üzerimize elbise gibi giymeye çalışmamamız gerektiğini. Yani kişisel algılamamaya çalışacağız. Gerçeğin er geç ortaya çıkacağına inanacağız.

Hepsi bu kadar.

Evet kolay değil. Evet içimizi kemiren kurt rahat durmayacak. Ama olsun. Deneyerek neler başarılmaz ki?

Şimdi gelelim işin en zor tarafına.

Kendimize.

Biz tepemizdeki o keskin baltayı kendimize ya da sağa sola savurmaktan, kendimizin ya da insanların canlarını acıtmaktan ne zaman vazgeçeceğiz?

İşte bu noktada Kızılderili sözlerini hatırlamak gerek.

O başkalarına ait olan ayakkabılar var ya, onları düşünmek bile yeterli bence.

Yani kendimizi o yolda yürüyen kişinin yerine koyacağız. Her şeyiyle. Tüm o şartları fark ederek. Yol tozlu belki, göz gözü görmüyor. Ya da balçık içinde hep ayakları kaydırıyor. Ya da öyle derin çukurlar var ki her adımda ayakları kanatıyor. Hele bir de ayakkabılarımız o şartlara uygun değilse. Vay bizim halimize.

Gözünüzün önünde canlandırın istedim böylesi bir tabloyu. İşte empati yapmak böyle bir şey. Kendimizi karşımızdakinin yerine koyarken, içinde bulunduğu her durumu ve şartı gözlemlemek gerekiyor. Gerekiyor ki gerçeğin hakkını verelim. Minicik bir ayrıntı bile gerçekleri farklı algılamamıza neden olabiliyor çünkü.

Hal böyle olunca inanın bana hiç birimiz yargılama yapamayız. Haksız mıyım?

İşte başardık bile.

Peki ya kendi kendimize yaptıklarımız?

Öncelikle her ne durumda olursak olalım o keskin baltayı kendimize çevirmemek gerekiyor. Bunun tek yolu ise kendimizi sevmekten, ne kadar değerli olduğumuzu bir an önce anlamaktan geçiyor.

Konu ile ilgilenen yetkililer; bazı kişilerin yargılamaya daha istekli olduklarını söylüyor. Yani onlar o keskin baltayı her gün bıkmadan usanmadan bilemekle meşguller.

Peki onlar kimler dersiniz?

Öz güven eksikliği hisseden kişiler ilk baştaki sırada. Kendi eksikliklerini, hatalarını başkalarına yükleyerek; kendilerini daha üstte tutmaya çalışıyorlar. Çünkü tek başlarına bunu yapacak kadar cesaretleri, güvenleri yok kendilerinde.

İkinci sırada empati yapamayanlar var ki, bence bunlar büyük bir çoğunlukta. Kendi güçlerinin farkında değiller üstelik.

Yaşadıkları acı deneyimlerden ders alıp, yollarına devam edecekken; acılarını içlerindeki kin ve öfke ile besleyenler üçüncü sırada. Ancak karşısındaki de acı çektiğinde acısını unutacaklarını sananlar bunlar.

İşte tepemizdeki keskin balta.

Yargılar.

Yargılarımız.

Yaşattıkları ve bizim yaşadıklarımız.

Seçim her zaman ki gibi sadece bize ait.

Ben o keskin baltamı bilemekten epey zaman önce vazgeçtim. Usulca kaldırıp, gözlerden uzakta tutmayı seçiyorum şimdilerde.

Ya sizler? Hala biliyor musunuz yoksa?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

22.05.2017





14 Haziran 2017 Çarşamba

DUYGUSAL AÇLIĞIMIZ (2/2)

Oysa kabullenseydik, duvarlarımızın ardına saklanmak yerine acı gerçekle yüzleşip bir an için de olsa sakince düşünebilseydik; o zorlu sınavdan aldığımız derslerle kurtulabilirdik.

Başka insanların hayatlarına tabi olmak, önceliği onlara vermek, kendi hayatını görmezden gelmek kendimize yapacağımız en büyük kötülüklerden. Kendimizi neredeyse hiçe sayarken, aslında duygusal açlığımızı bastırmaya çalıştığımızı fark edemiyoruz. Sadece kendimizi kandırıyoruz o kadar.

Peki mutlu muyuz? Değiliz elbette.

Yapılan araştırmalar Amerika’da her 10 insansan 4’ünde insan bağımlılığı olduğunu ortaya çıkarmış. Bu oran gelenek ve göreneklerine bağlı ülkemiz için ise çok daha yüksek.

Bizler sevgiyi ilk önce kendi içimizde yeşertmemiz gerektiğini bilmiyoruz. Başkaları bizi sevsin, takdir etsin diye çabalıyoruz. Bu nedenle asla kendimiz gibi olamıyoruz. Yalnız kalacağız diye ödümüz kopuyor. Hep başkalarının fikirleri ile hareket ettiğimiz için korkumuz katlanarak artıyor.

Bilmiyoruz ama depresyonun sınırındaki o incecik ipte sallanıyoruz. Üstelik tercih hakkını başkalarına verdiğimiz için; o kısır döngüden kurtulmamız da zamanla daha zorlaşıyor.

Hele hele bağımlısı olduğumuz insanı bir şekilde kaybedersek o ipin koparak bizi gerçek acının içine sürükleyeceğinden habersiziz. İşte bu nedenle pek çok insan; şartları ne kadar zor ve kötü olursa olsun, bağımlısı olduğu insandan vazgeçemiyor. 

Her türlü davranışına katlanıyor. Sessizce kabulleniyor. Yalnız kalmamak adına acı çukurunda yaşamayı seçiyor.

Çünkü kendi değerini bilmiyor. Küçük görüyor. Kendisini nasıl ifade edeceğini öğrenmemiş. Her zaman başkaları tarafından korunup kollanmış. En basit kararlarda dahi onay bekliyor. Sorumluluk almaktan kaçınıyor. Eleştiriye açık olamıyor. Hemen kırılıyor ve savaş kalkanlarını çıkarıyor. Karamsarlık bulutunu hep başının üstünde taşıdığı için güneşe hasret. Kendi kendisine yetemeyeceğini düşünüyor. Sadece bir gün bile yalnız kalsa hemen mutsuz oluyor, kendisini çaresiz hissediyor.

Bulunduğu ortamda kendi düşüncelerini açıklamaktan kaçınıyor. Başkalarının fikirlerine yorum getirmekten de. Susuyor ve dinler görünüyor. Çünkü insanların desteğini kaybetmek korkuyor.

Halbuki zaman zaman yalnız olmak, yalnız kalmak güzeldir.

Özgürce düşünmek, kendi kararlarını kendi istediği gibi vermek, hayal ettiği her şey için çabalamak özeldir. Ve tüm bunlar bizim kendimize karşı olan sorumluluklarımız bence.

Kendi kendimize yeten olmayı da bileceğiz, bir topluluk içine girdiğimizde zarafetle bir yer edinmeyi de.

Zarafetimizle, hayata bakış açımız ve yaşamı kucaklama şeklimizle başkalarının örnek aldığı bireyler olmak hepimizin elinde. İçimizde o potansiyel var.

Yeter ki farkında olalım.

Sevgimizle besleyip büyütelim.

Unutmayalım ki hiç kimsenin korumasına, kollamasına, onayına muhtaç değiliz.

Önceliğimiz kendimizle.

Kendimizi sevgi ile kendi hayatımıza adarsak yalnızlığı da sevebiliriz.

Son söz olarak ben diyorum ki; mutlu olmak için kendine yeten olmayı bilmek gerek.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

06.05. 2017





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...