17 Mayıs 2017 Çarşamba

HİÇBİR ŞEY (2/2)

Şems der ki; ‘’İlim üç şeydir: Zikreden dil, şükreden kalp, sabreden beden.’’

Ağzımızdan çıkanlara dikkat ederek, kalpten inanıp elimizdekilere şükrederek, aceleciliği bir yana bırakıp, sabrederek yapabiliriz bence.

Hani hep dile getiriyoruz ya, BEN olmayı bırakalım BİZ olalım diye. Henüz BİZ olamamışken, beraberce HİÇ olmayı başaranlar da var unutmayalım ki.

Tıpkı Mevlana’nın hatırlamaktan her zaman mutluluk duyduğum o hikayesinde olduğu gibi.

‘Günlerden bir gün gönül aşıklarından biri dostunun kapısını çalar. İçerden gelen sese kendisini yine kendince tanıtmaya çalışır. Ama nafile. Kapı açılmaz.

Aradan günler, aylar, hatta yıllar geçer.

Kapıdan içeriye alınmayan aşık zor günlerden geçer. Ama geçerken kendi özüne iner. Direnmeyi bırakır.

Kendini hazır hissettiğinde yeniden aynı kapıyı vurur. Yine aynı soru ile karşılaşır. 
İşte bu sefer cevabı hazırdır. Kendisinin kapı ardındaki kişi olduğunu söyler. Ve yıllar 
önce açılmayan kapı ardına kadar açılır. Çünkü bu cevapta sadece kendinden vazgeçmemiş, hiçbir şey olduğunu kabul etmiştir.’

Çoktan unuttuk karşılık beklemeden, kalpten sevmeyi.

Değer vermeyi.

Küçümsüyoruz herkesi. Yapılanları.

Kıskanıyoruz.

Tavır alıyoruz.

Sahip olduklarımızın kıymetini bilmeden yok ediyoruz kendi elimizle.

Şükür etmeyi aklımıza getirdiğimizde ancak; şaşırıyoruz ne kadar zengin olduğumuza.

Güzelliği ruhta değil bedenlerde, giysilerde, evlerde, yaşam tarzlarında arıyoruz. 
Keza mutluluğu da. Bu nedenle hep sabun köpüğü gibi yaşamlar arasında savrulup duruyoruz. Kendi kendimizi yok ediyoruz da farkında bile değiliz.

Bunun için vakit geç olmasın.

Önce BEN olmayı bırakıp BİZ olmayı seçmek; sonra da beraberce HİÇ olmak gerek.

HİÇLİK, çok derin bir kavram.

Aristo onu tarif edilemeyen diye açıklamış. Max Stirner adıyla tanınan Alman düşünür ise dile getirilemeyen.

Mesnevi’de ise HİÇ olmak HER ŞEY olmakla açıklanıyor.

Dolayısıyla hiçbir şey olduğumuzu anladığımız AN, her şeyi kucaklayacağımız AN aslında. TAM olacağımız, olgunluğa erişeceğimiz AN.

Ne diyelim, hepimize nasip olsun.

Hiçlik söz konusu olduğunda susmalı, susup düşünmeli en iyisi. Çünkü onunla ilgili dile gelecek her sözde çelişkiler eşlik edecek düşüncelere.

Belki susarsak, daha çok dinler ve kalp gözüyle dünyaya bakmayı öğrenirsek; hiçlik diyarındaki o mucizevi yaşamı fark edebiliriz.

Son sözü Mevlana’ya bırakıyorum. İnsanın değeri nedir sorusuna Hz. Mevlana’nın verdiği kısa, net ve çarpıcı cevaba bakar mısınız?

‘’İnsanın değeri aradığı ŞEYdir.’’

Dileğim o ki, kalbimizle aradıklarımız yaşamın en güzel renkleriyle bizleri kucaklasın.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

03.03.2017





HİÇBİR ŞEY (1/2)

Sakin kalmak.

Hayatı sakince yaşamak.

Akışa, oluşuma izin vermek.

Bu arada sadece HİÇBİR ŞEY olduğunu idrak etmek.

O karmakarışık kaosun, telaşın, hırsın, gürültünün, kavganın, doyumsuzluğun tam ortasındayken hem de.

Bu mümkün mü?

Belki…

Yapabilenler var elbette.

Ama çoğumuz çarklar arasında ezilenlerdeniz.

Sakin kalmayı unuttuk neredeyse.

Duygusal tepkilerimiz, ani çıkışlarımız, telaşlı adımlarımız bizden önde koşuyor adeta. Biz bile kendi hızımıza yetişemiyoruz bazen.

Hep kendimizi ispat etmeye uğraşıyoruz. Birilerine, hatta kendimize bile.

Oysa hiçbir şey olmadığımızı bir bilsek, bir kabullensek; o derin manayı özümlesek kendi içimizde.

Ben demeyi bir bıraksak. Kocaman bir adım atmış olacağız sakinliğin ve huzurun diyarlarına.

Hiçbir şey olmak; ben’in sona erdiği noktada olmak demek. Mutlaka bir şey olmamız gerekmediğini anlamak demek.

Gerçek olan şu ki; yaşamın gerçek mucizesini fark edebilmemiz için; akışta kalmamız gerekiyor.

Çabalamadan.

Direnmeden.

Sakince.

Peki bunu nasıl başaracağız dersiniz?

Doğal akışa ve oluşuma izin vererek.

Hiçbir şey yapmayarak.

İçimizdeki o sese, özümüzün çırpınışlarına kulak verdiğimizde; hayat gönlümüzden geçirdiklerimizi zaten önümüze serecek.

Biliyorum.

Şimdi bu yazılanlar ben dahi hepimize masal tadında geliyor.

Beynimizdeki soruları, kuşkuları, kaygıları susturmakta zorlanıyoruz. Egomuz eline kalkanını almış bizi savunmaya hazır bekliyor kapıda. Derdi bizi vazgeçirmek, her zaman olduğu gibi

Ama ünlü düşünür Osho’nun da üstüne basarak belirttiği gibi kendimize bir şans tanımanın vakti gelmedi mi hala?

Zor geçecek 3 haftayı atlatabilirsek eğer, göreceklerimiz bizi bile şaşırtacak türden olacak; diyor uzmanlar.

Ne dersiniz?

Yapabilir miyiz? (cevabı ve devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

03.03.2017

14 Mayıs 2017 Pazar

ANNELER VE ANNE ADAYLARI! GELECEKTEKİ SİZE MEKTUP GÖNDERMEYE HAZIR MISINIZ?



Arçelik’in gözünde tüm anneler kraliçedir.
Anneler günü’nüz kutlu olsun!
Anneler ve anne adayları!
Gelecekteki size mektup göndermeye hazır mısınız?
Bu sayfadan gelecekteki bir güne mektup yazın, hem bugünden geleceği düşünmek için kendinize zaman ayırın hem de kendinize gelecekten bakma imkanı yaratın. “Anneyim” ya da “Anne olacağım” butonlarından birine basın. Mektubu doldurun. Gelecekte bir tarih belirleyin. Size o tarihte kendinize yazığını mektubu gönderelim.

İnsanın düşünceleri her gün değişiyor. Hele ki anne olmak insana bambaşka bir duygu kazandırıyor. Bu mektubu göndererek bugünkü hislerinizi gelecekte de hatırlamak ve geçmişteki hislerinizle o günkü hislerinizi karşılaştırma fırsatı bulacaksınız.

Bir boomads advertorial içeriğidir.


8 Mayıs 2017 Pazartesi

SİNAPTİK BUDAMA (2/2)

Beynimizde az kullandığımız, geri dönüp tekrara ihtiyaç hissetmediğimiz tüm o kalabalık bilgi yığını böylece eritiliyor. Bu işlem sırasında ise beynimiz neredeyse yüzde 60 oranında büzüşüyor. Dolayısıyla beynimizi tam kapasitede kullanmamız, dikkatli ve tetikte olmamız yavaşlıyor.

Bu sebepten dolayı budanma işlemi beynimizi en az kullandığımız zaman aralığında yapılıyor. 

Yani bizler uyurken.

Çalışkan hücreler, gecenin geç saatlerinden sabaha kadar durmaksızın çalışıyor. Tek amaçları; bize zinde ve öğrenmeye müsait bir beyin hazırlamak.

Peki bu aşamada beynimize yardım etmemiz mümkün mü?

Evet.

Öncelikle uykumuza ve yatma saatlerimize özen göstermemiz önemli. Hatta gün içinde siesta yapmak da bu anlamda çok faydalı.

Ayrıca düşüncelerimize ne kadar dikkat eder ve farkında olursak o kadar iyi. Olumlu şeyler düşünmek, kötü ve olumsuz düşüncelerden uzak kalmak; bizi yoracak, içimizi sıkacak olan duygu ve düşüncelerin beynimizden temizlenmesini kolaylaştırıyor.

Sahip olduğumuz duygu ve düşüncelerimizi istediğimiz gibi değiştirmenin yolu ise beynimizdeki iki bademden geçiyor. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim bu bademleri yani amigdalaları hatırlayacaksınız.

İşte onların aktivitesini azaltmamız şart. Yani derinlerde yer alan bu bademlerin geri bildirimlerini sakinleştirdikçe, kendi duygu ve davranışlarımızda olumlu düzenlemeler yapmamız mümkün. Kısaca ani çıkışlarımızın, duygusal patlamalarımızın önüne bir set çekmemizin yolu buradan geçiyor.

Unutmayalım ki, bedenimizdeki her organ gibi beynimiz de muhteşem.


Üstelik öyle esnek ki kendisini tedavi edebiliyor. Bu anlamda elimizden geldiğince stresten uzak kalmamız, pozitif enerji alanlarında dolanmamız, auramızı bu enerji ile doldurmamız önem kazanıyor.

Ancak beynimizi kullanma becerimizi terk etmediğimiz, parlaması için gayret gösterdiğimiz sürece; açılan yeni yerlerde yeni bilgilerle donanmamız mümkün.

Bunun için sık tekrarlar yapmamız, var olan önemli bilgileri güçlendirecek faaliyetlerde bulunmamız gerekiyor ki; ömrümüzün sonuna kadar beynimizi keyifle kullanalım.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

27.03.2017



SİNAPTİK BUDAMA (1/2)

Bedenimizin en muhteşem organlarından bir tanesi olan beynimize hayranım. Bu nedenle onunla ilgili her yeni bilgi beni mutlu ediyor. Sizlerle paylaşmak da.

Bu muhteşem kapalı kutu, karmakarışık bir sistemle donanmış.
İçinde pek çok kimyasal sinaps bulunuyor.

Sinaps terimi Yunanca’dan türetilmiş. Birlikte olmayı, kucaklaşmayı temsil ediyor.

Sinapslar; bilginin sinirden sinire iletildiği alanlar. Bir başka deyişle; sinir hücrelerimizin diğer sinir hücrelerine, kaslarımıza ve salgı bezlerimize mesaj ileten özel bağlantı noktaları. Bedenimizin diğer organlarıyla iletişimini de sağlıyor.

Sinaps sayısı ne kadar fazlaysa bizim için o kadar iyi. Çünkü sinaps sayısının fazla olması, o sinir sisteminin kapsamlı işlenecek verilere sahip olduğunun bir göstergesi. Dolayısıyla,  günümüzde zeka ve algıyla ilgili kıyaslamalarda beynin büyüklüğüne (sinir sayısına değil); sinaps sayısına bakıldığı belirtiliyor.

Çocuklukta 10.000 trilyona yakın sinapsa sahipken, yetişkin olduğumuzda bu sayı azalıyor. Neredeyse yarı yarıya düşüyor.

İşte bugünkü konumuzun içeriği burada başlıyor.

Yaş aldıkça bazı sinir hücreleri arasındaki sinapslar koparılıyor, bir anlamda budanıyor. Buna ‘Sinaptik Budama’ deniyor.

Bu işlem tıpkı bir ağacın dallarını budamaya benziyor. Düşünsenize beynimizde sinir ağları arasında otomatik bir budama yapılıyor.

Neden mi?

Eski bilgileri yok etmek, yenilere yer açmak, beynimizi güçlendirmek için.

Böylece öğrenme becerimiz kuvvetlenirken, yaşamımızı kendi kontrolümüz altına almanın yolunu açmış oluyoruz.

Beyin hücrelerimizdeki bilgi akışını sağlayan, hafızaya depolamamıza yardım eden çok şirin hücrelere sahibiz. Bunların ismi GLİAL.

Şimdi sıkı durun.

Bu minicik hücreler kendi aralarında muhteşem bir iş bölümü yapmış. Bir kısmı gereksiz bilgileri buduyor. Diğer bir kısmı ise atıkları ortadan kaldırıyor.

Peki hangi bilgileri yok edip, hangilerini saklı tutacaklarını nasıl biliyorlar dersiniz?
Bizim bu bilgileri kullanma sıklığımız işte burada devreye giriyor.

Bu şirin glial hücreleri, az kullanılan bilgileri ellerinde bir kalem varmış gibi işaretliyor. Onlardan daha minik olan mikroglial hücreleri de bu işaretleri takip ediyor. Gördükleri anda buduyor. Budadığı yeri temizliyor.

Böylece bize yeni bir öğrenme yeri açılmış oluyor.

Nasıl da şahane bir organizasyon değil mi? (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

27.03.2017

2 Mayıs 2017 Salı

Buzdolabının Yanına En Çok Yakışan Derin Dondurucu

Derin dondurucunun buzdolabının yanında durması gerektiğine inananlardanım. Hem pratik oluyor hem de birinden çıkardığını diğerine koyabiliyorsun. İşin estetik tarafı da var, dik ve dikdörtgen bir buzdolabının yanına, aynı şekle sahip bir derin dondurucu gerekiyor! Uğur Soğutma’nın UED 5170 DT A++ isimli modelini bu nedenle beğendim: Aynı bir buzdolabına benziyor.



Tek kapılı bir buzdolabı düşünün, UED 5170 DT A++ görünüm olarak buna benziyor. İçinde 5 tane şeffaf plastikten sepet var. Bu tasarım oldukça kullanışlı, çünkü içine koyduğunuz besinler daha derli toplu duruyor. Sepetler şeffaf olduğu için, dışarıdan baktığınızda bile içinde ne olduğunu görebiliyorsunuz. Dış kapağı rahatça açılıyor, bazı buzdolaplarında olduğu gibi kapakla güreşmeniz gerekmiyor! Buna rağmen mükemmel bir yalıtımı var. O kadar ki, elektrik kesilse bile derin dondurucu içindekiler 15 saat boyunca çözülmeden durabiliyor. Sık sık elektrik kesilen bir yerde yaşıyorsanız, en çok bu özelliğini beğeneceksiniz.



İçi oldukça geniş. Kullanma kılavuzuna göre, 170 litre iç hacmi var. Büyük boy bir buzdolabının neredeyse yarısı kadar geniş yani. Bir derin dondurucuya göre, oldukça yüksek bir kapasite bu. Kalabalık aileler bile rahatlıkla kullanabilir. Isı kontrol sistemi mekanik ve kapağı açar açmaz ulaşabiliyorsunuz. Ağırlığı ise yalnızca 46 kg. Kendi başınıza bile rahatça bir köşeden diğerine taşıyabilirsiniz. A++ enerji sınıfına ait, yani elektrikten tasarruf edebiliyor, hiç kapatmadan kullanabiliyorsunuz. Açıkçası dikey derin dondurucu istiyorsanız, UED 5170 DTK A++’ın ilk tercihlerinizden biri olmalı. 12 taksitle satın almak için https://satis.ugur.com.tr/item/ued-5170-dtk-a adresini kullanabilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

HAYAT KAPISI (2/2)

Önümüze çıkan kapılar ne kadar zor olursa olsun, öncelikle cesaretle yaklaşmayı bilmek gerekiyor.

Denemek, denerken etrafta söylenenleri duymamak ve kendi iç sesimize uyarak hareket etmek gerekiyor.

Ve her şeyden önemlisi kendimize inanmamız gerekiyor.

Öz güvenimizi parlatan cesaretimiz, bize güç veren kalp sesimiz ve sabırla hayatın içindeki hiçbir kapının açılmaması mümkün değil.

Bambaşka bir bilinmezlik olsa da o kapının ardında, yolları zorlasa da bizi; her yeni kapı ardında hayatı taşıyor bana göre.

Elbette sadece mutluluk, sadece güzellikler olmayacak. Ama hayatın içindeki tüm renkleri cesaretle kucaklayabilmek işin aslı değil mi?

Pek çok fırsatı sadece bu yüzden kaçırmadık mı?

‘’İçindeki kapıyı çal başka kapıyı değil. Kapı açılır, sen yeter ki vurmayı bil. Ne zaman, 
bilmem. Yeter ki o kapıda durmayı bil.’’ diyen Mevlana’nın torunlarız bizler.

İçimizdeki kapı dahil olmak üzere, yaşamımız boyunca kaç kapıdan geçtik?

Kaç kapıyı görmedik?

Kaç kapının anahtarını avuçlarımızın arasından kaçırdık?

Kaç kapının önünde yıllarca bekledik yine de açmasını bilemedik?

Ve sonuçta kaç kapıyı açtık?

Kaç kapıyı ardımızdan kapattık?

Gün geldi, önümüzdeki kapılar ardına kadar açıldı. Gün geldi yüzümüze sertçe kapatıldı.

Velhasıl hayatımızın dönüm noktalarında, önemli kararların arifesinde olduğumuz zamanlar da dahil olmak üzere; neredeyse tüm kapıların önünde kalp sesimizle sınandık.

Evet, kapılar hayatımızın bir sembolü adeta.

Bana güvenliği ve gizemi aynı anda çağrıştırıyor. Evimizin dışarıya açılan noktası. 
Kalbimizin hayata dokunmaya korktuğumuz anlarında ardına sığındığımız o naif bölgesi.

Çift kanatlı, kulplu, tokmaklı, mandallı, gözetleme delikli, düz, antika, modern, küçük pencereli, posta yuvalı, sade, şaşalı, yıpranmış, yeni, eski, ağırbaşlı, hafif, geniş, dar, ahşap, çelik ya da cam.

Şekli, rengi, görünüşü, duruşu, yapısı ne olursa olsun kapılar önemli. Çünkü her kapı, ardında kocaman bir yaşam ve farklı bir dünya saklıyor.

Kapıların farkına varmak, önüne gelince çalmak, açılmazsa anahtarını aramak, bulmak için her yolu denemek ve her ne olursa olsun; sabırla cesaretle ardındakine ulaşmayı bilmek gerek. Burada korkuya, kararsızlığa yer yok.

Açtıkça zenginleşmek, yeni tecrübelerle yaşam yolumuzu renklendirmek ancak bu şekilde mümkün olacak. Sonradan keşke dememek için korkuya prim vermeden denemek en güzel değil mi sizce de?

Hayat yolumuzdaki kapıların bizi hayallerimizle kucaklaştırması dileğimle.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

06.03.2017





HAYAT KAPISI (1/2)

Hayatımızın içinde ne çok yer tutuyor kapılar.

Ardındakine olan merak bir yana, seçimlerimiz sırasında önümüze dikilen devasa engeller oluyor bazen.

Ama hep yaşantımızda kapılar.

Kimisi tarih kadar eski; birikmiş anılarımızın tozlarına bulanmış çünkü.

Kimisi rengarenk parlıyor adeta aç beni dercesine.

Üstelik bazılarında anahtar üstünde. Üstünde ama biz görmüyoruz.

Yeter ki bunun farkında olalım. Algılarımızı açık tutalım ve cesaretle o kapıyı açmasını bilelim.

Bakın Hindistan asıllı düşünür, konuşmacı ve yazar Jiddu Krishnamurti ne diyor?

‘’İnsanın içinde bütün dünya vardır. Eğer nasıl bakman ve öğrenmen gerektiğini bilirsen, kapı orada ve anahtar elindedir. Yeryüzünde senden başka hiç kimse ne sana o anahtarı verebilir ne de o kapıyı açabilir.’’

Ne kadar doğru değil mi? 

Kapılar hakkında yazılacak, paylaşılacak o kadar çok satır var ki aklımda, yüreğimde. 

Ama önce bir öyküye yer vermek istiyorum.

‘Çok eski zamanlarda çok görkemli bir saray varmış. İşte o sarayın kralı bir gün, emri altındakileri önemli bir görev için sınamak istemiş Bunun için etrafında ne kadar güçlü ve akıllı adam varsa toplamış.

Onları daha önce hiç görmedikleri kocaman bir kapının önüne getirmiş. Krallığındaki bu en büyük ve en ağır kapıyı hangisinin açabileceğini sormuş.

Topluluktaki adamlardan bir kısmı kapının azametini görür görmez korkmuş. Denemeden açamayacaklarını söylemiş.  Diğer bir kısmı kapıyı enine boyuna incelemiş, ardından bu işin mümkün olamayacağını bildirmiş. Geri kalanlar ise akıllı pek çok kişinin kapıyı açamadığını görünce, kendilerine şans tanımadan vazgeçmiş.

O kocaman kalabalık içinden sadece bir vezir kapının yanına giderek onu şöyle bir gözden geçirmiş. Elleriyle yoklamış. Açmak için çeşitli yollar denemiş. En sonunda tüm kuvvetiyle kapıya yüklenmiş.Sonunda o ağır kapıyı açmayı başarmış.

Aslında kapı zaten tam kapalı değilmiş. Biraz denemek, biraz kuvvet uygulamakla açılacakmış.

Kapının açıldığını gören kral memnun bir şekilde vezire yaklaşmış. Sadece gördüğüne ve işittiğine bağlı kalmadan, kendi gücünü devreye soktuğu ve denemeyi göze aldığı için veziri kutlamış. Saraydaki görevi de kendisine vermiş.’

Öykümüz böyle. Kıssadan hisse hesabı hayatta hiçbir şey göründüğü gibi değil. Peki ama neden kapıların çoğunu açamıyoruz dersiniz? (sorunun cevabı ve devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

06.03.2017

16 Nisan 2017 Pazar

SEZGİ YA DA 6. HİS GERÇEK Mİ? (2/2)

Bu noktada beynin mükemmelliği önem taşır. Çünkü işaretleri bilinçli olarak algılayamasa da Andy ‘nin beyni tehlikeyi fark etmiştir.

Beyin araştırmacıları bakın bunu nasıl açıklar?

Beynin ön tarafındaki bir bölüm, biz farkında değilken; devamlı olarak etrafımızdaki dünyayı tarar. Bulguları, geçmişteki deneylerle karşılaştırır.

İşte bu olayda da kahramanımızın beyni; o günkü yangını, daha önceki senelerde gördüğü diğer yangınlarla karşılaştırır. O anda Andy farkında değilken, tarayıcı beyni 3 şeyin yolunda olmadığını fark eder.

İlki, çıkan duman çoğu yangının aksine portakal rengindedir.

İkincisi kapılar açıldığında hava normalde hızla dışarıya çıkması gerekirken hızla binaya dolmuştur.

Üçüncüsü ise ortamda hiç ses yoktur. Normal şartlarda ise oksijenle yanan yerlerde mutlaka çatırtıya benzer bir sesin duyulduğunu her itfaiyeci bilir.

İşte Andy’nin beyni, bu normal dışı 3 etkeni bir araya getirmiş ve diğer normal yangınlarla karşılaştırmış; sonunda da ona bir uyarı işareti yollamıştır. Bu bir rahatsızlık hissi ve bir içgüdüdür.

Olaydan sonra bu konuda düşünen Andy, yangın sırasında yeri, binayı küçük film kareleri gibi düşündüğünü ve işte tam da o anda içinin o rahatsızlık hissiyle kaplandığını söyler.

Sonuçta altıncı his diye bir şey gerçekten var. Üstelik olayla ilgili tecrübeler çoğaldıkça, içgüdülerin doğru çıkma olasılığı da o derece artıyor.

Beynimizin şahane kıvrımları bizi geleceğe bir şekilde karşı uyarıyor.

Hani etrafta kimse yokken birden yalnız olmadığımız hissine kapılmak gibi. Başımızı hiç çevirmeden diğer yönden bize bakan birisinin varlığını duyumsamak gibi. Ya da saniyeler öncesinde aklımıza gelen bir kişiyle aniden karşılaşmamız gibi.

Tüm bunların bilimsel bir açıklaması var.

Bazı bilim adamları tarafından kabul görmese de bu duruma ESP (Extra-Sensory Perception) yani ‘biliçsiz algılama’ ya da ’duyu dışı algı’ deniyor.

Yani bizim kontrolümüz dışında bilinçaltımızın fark ettiği bir takım uyarılar var. Bunlar beynimize bir şekilde sızıyor. Bu sebeple ‘duyusal sızıntı’ (sensory leakage) olarak anılıyor. Tüm bunlar beynimizde kayda alınıyor ve sonra da bizi olası tehlikelere karşı uyarıyor.

Dokunma, koku, işitme, görme gibi farkındalıkla kullandığımız duyularımız aslında çok daha geniş ve derin bir hissetme gücüne sahip.

Dolayısıyla biz fark etmesek de etraftan toplanan o veriler, beynimiz tarafından kayıtta tutuluyor. Yeri geldiğinde karşılaştırılıyor. Sonra da tıpkı o yangın örneğinde olduğu gibi bize bir şekilde uyarı ile geri dönüyor.  

Ne kadar özel bir canlı olduğumuzu her defasında büyük bir şükran duygusuyla anlıyorum. Böylece hayatımızın zor zamanlarını daha kolay geçirebilecek güce sahip olduğumuzu fark ediyoruz. Ne kadar şanslıyız. Öyle değil mi?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.02.2017






SEZGİ YA DA 6. HİS GERÇEK Mİ? (1/2)

Beynimiz öğreniyor, kaydediyor. Ama asıl önemli olan, olaylar henüz oluşmadan, bizler fark edemeden; beynimizin hatırlıyor olması.

Bu bizim sezgi, altıncı his ya da içine doğma dediğimiz durum.

Arapça’dan bildiğimiz ismiyle ‘Hiss-i Kable'l-Vukü’  yani önsezi.  

Hiçbir belirti yokken bir şeyin olacağını sezme, durumu. 

Önsezide yargıya varmak ya da hesap etmek için bir zaman yok.

Beynimiz bazı manyetik dalgaları algılıyor. Ancak bunları duyu dışı ağılama yöntemiyle yapıyor. Biz de bu yüzden farkında olamıyoruz. Elbette algıları açık olanlar daha çok yaşıyor bu durumu.

Peki ne zaman oluyor derseniz; en beklenmedik durumlarda ortaya çıkması an meselesi. Hadi gelin şimdi paylaşacağım güzel bir örnekle beynimizin muhteşemliğine bir kez daha tanık olalım.

Bunun için Amerika’ya uzanmamız ve oradaki bir yangına tanıklık etmemiz gerek.

Olayın kahramanı Andy Kirk.

20 yıldan uzun süreyle itfaiyecilik yapmış bir Amerikalı kendisi.

Tarih 5 Ekim 2001’i gösterdiğinde; o ve ekibi bir yangına çağrılırlar.

Diğer günlerden farksız bir gündür onlar için. Gece acı acı çalan yangın ziliyle yataklarından kalkan itfaiyeciler, hemen hazırlanıp olay yerine gider.

Yangın oldukça büyük çaplıdır. Ancak Andy ortama bakar ve ekibini binanın içine gönderecek kadar güvenli olduğuna karar verir.

Gaz maskelerini takan ekip üyeleri, her yeri kaplayan dumanın içine dalar. Göz gözü görmez haldedir. Canla başla yangınla baş etmeye uğraşırlar. Her bir itfaiyecinin adrenalini giderek yükselirken, çabaları sonuç vermeye başlar.

Görünüşe göre yangın sönmeye yüz tutmuştur. Bu durum onların azimlerini daha da kamçılar.

Derken ortada HİÇ bir SEBEP YOKKEN, Andy Kirk tuhaf bir şey hisseder.

İçine o ANda doğan şeyin ne olduğunu sonradan bir türlü açıklayamaz. Kelimelere dökemez. Ama o ANda yangın bölgesinde olağanüstü bir şey olacağını hisseder. Ve aniden oradaki tüm ekip arkadaşlarını bina dışına çıkarması gerektiğini düşünür.
Hemen bu düşüncesini uygular. Herkese hemen dışarıya çıkmalarını söyler. 
Ekiptekiler, her şey yolunda giderken neden çıkmaları gerektiğine bir türlü anlam veremez. Üstelik bu duruma biraz da tepki gösterir. Ancak Andy onları dinlemez ve hepsinin binadan çıkmasında ısrarcı olur.

Ve tam da o ANda, olay yerinde adeta cehennem saatleri başlar.

Önce kulakları sağır eden büyük bir patlama sesi duyulur.

Normal görülen, hatta sönmeye yüz tutan yangın; bir ANda büyük bir alev topuna dönüşür. Çıkan itfaiyecilerin peşinden adeta kovalarcasına binadan dışarıya alevler püskürür.

Henüz binanın önünde olan ekip üyeleri oradan uzaklaşmak için koşmaya başlar. Hortumların üzerinden atlar. Bir anda ortamı kaplayan dumandan nefes alamaz hale gelirler.

Yaşanan tam bir karmaşadır.

Andy, ekibindeki her arkadaşının oradan sağlimen çıktığına emin olmak için çıkanları tek tek kontrol eder.

Tam o ANda büyük bir patlama sesi duyulur. Çatı büyük bir gürültüyle çökerken, tüm duvarları da yıkar. Ve futbol sahası büyüklüğünde kocaman bir alan tuzla buz olur. Taş taş üstünde kalmaz. Alevler yerden 15 metre yükseğe kadar çıkar.

Ancak Andy arkadaşlarını içine doğan o tarif edemediği hisle dışarıya çıkardığı için hepsi kurtulur.

Olaydan sonra gelen müfettişler olay yerini inceler. Patlamanın sebebini araştırmaya başlar. Olay yerinde çekilen fotoğraflar, elde kalan tüm deliller dikkatle incelenir. Tanık ifadeleri toplanır. Her bilgi titizlikle birleştirilir. O yangında ve olay yerinde neler olduğu anlaşılmaya çalışılır.

Sonunda Andy’nin; yangının en tehlikeli olayından, arkadaşlarını nasıl ustalıkla koruduğu anlaşılır.

Bu tehlikenin ismi Ani parlamadır.

Ani parlama, yangın sırasında kapalı alanlarda bütün oksijen yandığında meydana gelen özel bir durumdur. Ancak yangının ne zaman paralayacağı asla tahmin edilemez. Çünkü çok nadir görülür.

Peki ama, Andy bunun olacağını nasıl anlamıştır? (devamı ve cevabı 2/2’ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.02.2017
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...