19 Şubat 2018 Pazartesi

İYİLİĞE KOŞAN İKİ FELSEFE (2/2)

Hazır yeri gelmişken şimdilerde dünyada çok izlenen hoş bir diziden söz etmek isterim.

İsmi ‘The Good Place.’

İnsanı seyrederken düşündüren, gülümsetirken bir an için ciddiyete davet eden bir komedi dizisi.

İyi bir insan olmanın ne anlama geldiği üzerine kurgulanmış. Ahlakı reddetmiş bir insanın, mantık yoluyla ahlaklı olmaya ikna edilmesi üzerine kafa yoruyorsunuz dizi boyunca.

Oyuncuların davranışlarında içine düştükleri ikilemi fark ediyor; Faydacılık ile Kantçılık arasındaki ayırımı daha net görebiliyorsunuz.

Üstelik dizinin ilerleyen bölümlerinde meşhur tramvay deneyi de oyuncular tarafından uyarlanıyor. Ve bu iki ahlaki öğreti arasındaki farkı daha net anlamamıza olanak tanıyor.

Yine de konuya biraz daha hakim olmak adına; felsefenin birbiri ile yarışan bu iki iyilik rüzgarına kısacık değinelim istiyorum.

Kantçılık; Alman felsefesinin kurucu isimlerinden biri olan ve eleştirel felsefenin babası olarak kabul edilen; Immanuel Kant tarafından ortaya atılmış.

Duyular yardımı ile tecrübe edilen dünya ile duyusal olmayan dünya arasında bir ayrım yapmış Kant. Her zaman sorgulamayı esas almış bir felsefeci.

Evrensel ahlak yasasına inanıyor. Bu yasaya uyum sağlamayı bir zorunluluk değil, ödev addediyor.

Hiçbir beklenti içine girmeden yapılan davranışı ahlaki bulan Kant; davranışın hemen öncesindeki niyeti çok önemsediğini her fırsatta dile getiriyor.  İyi niyet ahlakının en büyük iyilik olduğunu savunuyor.

Faydacılık ise İngiliz filozof Jeremy Bentham tarafından geliştirilmiş.

En büyük iyinin en çok sayıda kişi için sağlanan en büyük mutluluk olduğu görüşünü savunuyor. Neredeyse insanları bir mutluluk denklemindeki sayılara indirgiyor. Yapılan iyiliklerin toplamına verilen önemin, yeri geldiğinde çok sayıdaki kötü davranışı da haklı çıkarabileceğini kabul etmiyor.

Felsefik iki terimden yola çıkarak iyiliğe odaklandık beraberce. Bir tuz tanesi kadar olsa da iyiliği düşündürebildiysem sizlere ne mutlu bana.

Yazımın sonunda; iyiliğin bulaşıcı etkisini de göz önüne alarak; elimizdeki kocaman bir tuzluktan dünya üzerine tılsımlı iyilik tanelerini döküyormuşuz gibi hissettim. Hep BERABERCE.

Teşekkür ederim varlığınıza.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

04.12.2017




İYİLİĞE KOŞAN İKİ FELSEFE (1/2)

Felsefede birbiri ile neredeyse yarışan iki konu var.

Faydacılık ve Kantçılık.

Her ikisi de iyilikle alakalı. Yarışma nedenleri ise, hangisinin bizi daha çok iyiliğe, dolayısıyla mutluluğa ulaştıracağı konusu.

Aslına bakarsanız derinine indikçe kafamızı hayli karıştıracak kadar geniş kapsamlı olan bu iki terime kafa yormamın tek nedeni var.

O da sonuçta elde edilen İYİLİK.

Ve ne kadar güzel ki İYİLİK BULAŞICI.

Önce bu terimleri anlamak adına; gelin sorulara cevap bulmaya çalışalım.

*Çok sayıda kişiye yapılan iyilik mi bizi daha çok mutlu eder?
*Yoksa sadece iyi niyetli olmak ve bu duyguyla davranmak mı?

Soruya cevap vermeden önce, bilinen bir deneyi hatırlamakta fayda var. İşte çoğu kişinin bildiği tramvay deneyi ve bize yaşatacağı ikilemler.

Bir tramvay yolunun yakınlarındayız diye düşünelim önce.

Aniden uzaklardan hızla gelen bir tramvay görüyoruz. Ve az ötemizde de o yolda çalışan beş işçi.

Onlara sesimizi ulaştırmamız mümkün değil. Yanlarına gidecek kadar zamanımız da yok.

O çaresizlik içindeyken, yan tarafta yolu değiştirecek makas butonunu görüyoruz. 
Eğer o butona basarsak beş kişinin hayatını kurtaracağız.

Ancak o da ne? Tramvayın yolunu değiştirdiğimiz noktada bir işçi yalnız başına çalışmakta. Yani beş kişiye karşılık bir kişi hayatından olacak. Her şey vereceğimiz karara bağlı.

Ne yaparsınız bu durumda?

Evet çoğumuz beş kişiyi kurtarmak adına o bir kişiyi harcamayı göze alıyor sanırım. 
Eğer kafamızı öbür yana çevirip, yaşanacak olayları görmezden gelmiyor ve bencil davranmıyorsak.

Böylece FAYDACILIK devreye girmiş oldu. Yani yapılan bir seçimle daha çok kişiye iyilik etme durumundayız çoğumuz.

Ama henüz bitmedi. Aynı olay oluşurken, bu kez bir köprü üstünde olduğumuzu düşünelim.

Yine tramvay hızla geliyor. Yine beş işçi habersiz çalışıyor. Bu sefer makası değiştirecek butondan uzaktayız.

Ama o da nesi? Yanımızda iri cüsseli bir adam var. Ve o adamı köprüden itecek olursak, yolu kapatıp tramvayı durduracağını varsayıyoruz. Biraz uçuk bir yaklaşım olsa da, vereceğimiz karar bizi bir başka felsefe adımına taşıyacağı için bu kabul önemli.

Peki bu durumda ne yaparsınız?

Yine beş kişiyi kurtarma şansınız var. O 1 kişiyi itme koşulu ile. Faydacılık bunu istiyor bizden. Ama işimiz bir önceki kadar kolay değil. Elbette o da zordu ancak burada direkt olarak başka duygular devrede. Sadece butona basmıyoruz yani dolaylı yoldan o kararı uygulamıyor, tam tersine elimizle bir adamı direkt olarak ölüme itiyoruz.

Aralarında bunu yapacağını söyleyenler çıksa da çoğu kişi gibi ben de yapamam diye düşünüyorum.

Yani ikilem de kaldığımız bir noktadayız. Ahlaki açıdan bunu yapmayı içimizden rededdik.  İşte bu sefer uyguladığımız da KANÇILIK felsefesi oldu.

Yani FAYDACILIKda en fazla faydayı sağlayan seçeneği seçtiğimizde doğru hareket etmiş olacağımıza inanıyoruz. Bu akım onu savunuyor.

Oysaki şartlara göre durum değişebiliyor. Ve yeri geldiğinde en fazla faydayı sağlayacak seçenek ahlaki durmuyor, iyi amaç için olsa da kötü adımı savunmuyor. 

Yazımın başında sorduğum soruları hatırlıyorsanız; artık daha rahat yanıtlayabilirsiniz diye düşünüyorum. Benim cevabım ahlaki iyi niyetten yana. (devamı 2/2’ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

04.12.2017


11 Şubat 2018 Pazar

ASLA BAŞARISIZ OLMAYAN TEK YATIRIM

İçinde en kıymetli duyguları barındıran bu yatırım öyle güzel ki üzerinde düşünelim istiyorum. Şefkatin o büyülü ışıltısı, takdir etmenin doyumsuz hazzı bir araya gelip beyin kıvrımlarımızda kayarken; yüzümüze eklenen tatlı tebessüme eşlik ediyor.
İster çok küçük olsun, ister büyük; etkisi tartışmasız vardığı kalplerin iyi hissetmesini sağlıyor. Elbette bizim de. Hatta en çok bizim.

Şimdilerde azalsa da yeniden diriltmek bizim elimizde. Yazarak, dile getirerek, bizzat uygulayarak büyütebiliriz beraberce.

Düşünsenize her şeyden önce başarısız olmayacağımızı biliyoruz. Beynimiz için faydalı olduğunu da. Etkisi iki taraf için de mucize tesirler yaratacak kadar da kuvvetli. 
Daha ne olsun?

NEZAKETten bahsediyorum.

Nazik, ölçülü, seviyeli davranmaktan.

Değerimize değer katan, bizi ayrıcalıklı gösteren şahane bir özellik.

Ne kadar çok uygularsak, ne kadar çok kalbe nazikçe gülümsersek; o kadar mutlu hissedeceğiz kendimizi.

İngiliz biyolog ve doğa tarihçisi Charles Robert Darwin, en değerli içgüdümüzün nezaket olduğunu savunur. Varlığımızın devamını sağlayacak yegane özellik olarak dile getirir.

Üstelik nezaket; insanları daha iyi anlamamıza vesile olan empati yeteneğimiz ile aynı sinir ağlarını paylaşıyor. Dolayısı ile karşımızdakini anladığımız ölçüde ona daha iyi, hoşgörülü, yapıcı ve sevecen davranabiliyoruz. 

Gelişim psikolojisi alanının öncülerinden Amerikalı psikoloji profesörü Jerome Kagan, beynimizin nazik olmaya programlı olduğunu savunur ki bu da işimizi büyük ölçüde kolaylaştırıyor aslında.

Hepimiz biliyoruz ki biyolojik eğilimlerimiz davranışlarımızı belirliyor. Öfkeden, merhamete, kinden aşka, sevgiye kadar hemen her duygunun birer tutam etkisi var davranışlarımızda. Hangi tarafı daha çok beslediğimizle alakalı olarak.

Asıl olan empati, iyilik, merhamet ve nezaket karmasını sıklıkla ve yerinde kullanmak. 
Kullandıkça kendi içimizde büyümesini sağlarken; etrafımızdaki kişilere de bulaşmasına yardımcı olmak.

İçinde nezaketi büyüten insanların; her türlü zorluğa, baskıya karşı daha dirençli olmaları muhteşem. Varsın yaptığımız nazik tavır ve davranışlar yeterince anlaşılmasın. Yeterince değer görmesin. Hiç önemli değil inanın. Bizim biliyor ve uyguluyor olmamız yeterli.

Zarafet dolu bir tavır, bence bir kişinin en güzel ruh elbisesi.

Değerli.

Işıl ışıl.

Direkt olarak insanların kalbine odaklı çünkü.

Yerinde ve dozunda bir samimiyet ve içtenlikle sarıp sarmalandığında ise etkisi artıyor haliyle. İnsanların kalbinde bıraktığımız o büyülü etki ise kolay kolay unutulmuyor. 

Neden mi?

Çünkü en zor olanı yapıyoruz da ondan. Karşımızdaki kişiye değerli ve özel olduğunu hissettiriyoruz. Kalbini gülümsetiyoruz yavaşça.

Böylece hayata, hayatlarımıza bir anlam yüklüyoruz. Sevgiyi hissettiğimiz, iyiliğin ışıltısını gördüğümüz, merhametin sıcaklığını duyumsadığımız zarafet dolu bir anlam.

Ve ben hayatı böyle seviyorum.

Nazik, ölçülü, sevecen ve zarafetle dopdolu.

Çünkü nezaketi içselleştirdiğimiz ölçüde başarı payımız artacak. Tavırlarımıza bulaşan sihirli ışıltılar gibi dokunduğumuz kalplerde yerini bulacak. 

Hayat sahnesinden ayrıldığımızda geride bırakacağımız o hoş seda için; daima NEZAKETle diyorum ben de.

‘’Herkes kalbinin renginde yaşar hayatı. Ve herkes kalbinin rengini bulaştırır etrafındakilere.’’ diyor dünyanın en iyi keman virtüözlerinden birisi olan Fars asıllı Farid Farjad.

Başka söze ne hacet?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

30.11.2017




5 Şubat 2018 Pazartesi

TOHUMDAN İNSANA YOLUMUZ UZUN

‘’İnsanlar tohum gibidir.’’ diyor Azra Kohen romanı Fi’nin satır aralarında ve şöyle devam ediyor.

‘’İçinde bir ağacın potansiyelini barındıranlar ama asla çatlama cesareti gösteremeyip filizlenemeyenler; çatlayıp filiz gibi yeşerenler ama fidan olamayıp kuruyanlar; fidan gibi büyüyenler ama meyve veremeyenler; meyve verip ağaç olanlar ama meyvesinde tohum olamayanlar; ve süper İNSAN, yani tohumluktan meyve veren bir ağacın yeni meyvesindeki TOHUM olabilmeye kadar gidebilenler.’’

Uzun, ama muhteşem bir cümle karşımızdaki.

Her birimizin farklı birer tohum olduğunu düşünürsek; tohumdan insan olmaya yolumuzun ne kadar uzun ve meşakkatli olduğunu da anlayabiliriz kolayca.

Yine yazarın deyimiyle;

‘’İnsanın yüceliği ve acizliği arasındaki İNCE ÇİZGİdir bu aslında.’’

Gerçekten de öyle değil mi?

Evet nadide birer tohum olarak doğuyoruz. Ama kendimize katabildiklerimizle gerçekten insan olabiliyor muyuz dersiniz?

Yani tohumdan tüm o evreleri adım adım geçerek, meyve veren bir ağacın mis kokulu meyvesindeki dirençli tohuma dönüşebiliyor muyuz?

Kendimizle yüzleşelim istedim bu cümleye kafa yorarken.

Yüzleşelim ki eksiklerimizi fark edip, kalan yolumuzda daha iyi olma gayretinde olalım.

Son nefesimize kadar yorulmak yok ama. Her yeni gün bir nimetse elimize verilen, yapacak çok işimiz var.

Hadi hazırlanalım bir an önce.

Bu muhteşem yola koyulma vaktini kaçırmak olmaz.

‘’Ne doymaz bir varlıktır insan. Ulaştığı her tatmin, yeni bir arzunun tohumudur.’’

Alman filozof, yazar ve eğitmen Arthur Schopenhauer’in dediği gibi; her bir tatmin sonrası oluşacak yeni istekler, hayaller bizi o noktaya yavaş da olsa taşıyacak.

Sonunda zaferi kazanıp GERÇEK İNSAN olamasak da; aldığımız yol, attığımız her adım ve yaşadığımız zorluklar bizi BİZ yapacak.

Bu arada yolumuza çıkan insanların bir kısmı bizi en değerli öz suları ile besleyecek. Büyümemize, sağlıklı adımlar atmamıza vesile olacak.

Bir başka kısmı bırakın su vermeyi, bizi ezmeye hatta parçalamaya çalışacak. İşte törpülendiğimiz, acıyla yoğrulurken  direnç kazandığımız zamanlar aslında onlar.
Bazen diplerde nefes alamaz hale geleceğiz. Bazen de gökyüzündeki en güzel bulutlarda gezineceğiz.

Bu serüven akıl hanemize eklediklerimizle son nefesimize değin devam edecek. O son nefes anında; geride bıraktıklarımız eğer hoş bir seda olarak kalpleri ısıtıyor ve yüzleri gülümsetiyorsa; ne mutlu bizlere. Gelecek nesillere emanetimiz olan o nadide tohum olmayı başarmışız demektir.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

26.11.2017


29 Ocak 2018 Pazartesi

KIRIK CAM TEORİSİnden DEĞERSİZLİK HİSSİne

Belleğimizde yaratılan algılar yeri geliyor bize öyle şeyler yaptırıyor ki… 

Normalde asla yapmayı düşünmediğimiz davranışları; değersizlik hissini gördüğümüz noktalarda uygulamakta bir sakınca görmüyoruz.

Nasıl mı? Cevabı satır aralarında hepimizi kucaklayacak.

Karşımızda yine felsefik bir teori var.

İsmi Kırık Cam Teorisi.

Amerikalı ünlü suç psikoloğu Profesör Philip Zimbardo tarafından 1969 yılında yapılan bir deney sonucunda geliştirilmiş. Yaptığı sıra dışı deneyler ve bulduğu teorilerle dünya çapında yankı uyandıran Zimbardo’nun, aynı ismi taşıyan deneyi; 

New York’da özel olarak seçilmiş iki farklı bölgede geçer.

Bölgelerden bir tanesi olan Bronx, New York eyaletinin kuzeydoğusundadır. Burada ciddi bir yoksulluk vardır. Üstelik suç oranı hayli yüksektir.

Diğer bölge olan Palo Alto ise, Kaliforniya eyaletinin Santa Clara bölgesindedir. Daha yüksek yaşam standartlarına sahiptir.

Bu iki birbirine tezat bölgeye neredeyse 10 senelik birer araba bırakılır.

Araçların plakası yoktur. Üstelik kaputları da hafif aralıktır.

Baştan sona gizli kamerayla izlenen deney bir hafta sürer.

Bronx'taki araba tam üç gün boyunca yağmalanır. Palo Alto’dakine ise tam bir hafta süresince hiç kimse dokunmaz.

Durumu izleyen profesör iki öğrencisi ile Palo Alto’ya gider. Arabanın kelebek camını elindeki çekiçle kırar. Tam o anda çevrede bulunup olayı görenler, hiç tereddüt etmeden onlara katılır. Dakikalar içinde sağlam arabada kırılmadık yer kalmaz.

Zimbardo bu deneyi ile aslında hedefine ulaşır. Tam da varsaydığı gibi; İzin verilen İLK hareketin ne denli önemli olduğunu, bir eşyada yaratılan DEĞERSİZLİK HİSSİnin insanları sorgusuz sualsiz, kötü davranmaya yönelttiğini göstermiş olur.

Aslında şiddet ve vandalizmin ayak sesleridir bunlar.

Kontrol edilemez hale gelmesi, insanların yapılan kötülüğü onaylaması ve hatta bizzat katılması hepimizi düşündürmeli bence. İyi eğitimli, rahat yaşayan insanların dahi yoldan çıkıyor olması; içimizdeki kötü eğilimlerin vahametini gösteriyor bir yandan da. Öyle değil mi?

Bilgisizlikten, en çok da sadece zevk adına; sanat eserlerine, hepimize ait ortak mallara büyük zararlar vermek, kırmak, yakmak, yıkmak buram buram şiddet kokar. Bulaşıcı bir hastalık gibi çevredeki diğer insanlara da bulaşır.

Sonuçta toplumun genelini etkiler. Bu nedenle önemsenmeli. Hepimiz tarafından umursanmalı. Gerekirse mani olunmalı. Üstü kapalı Vandalizm deyip geçmemeli diye düşünüyorum.

Tıpkı araba deneyine benzer bir deney, bu sefer New York’da belirlenen bazı binaların pencere camlarında yapılır. Tüm camları sağlam olan binanın pencerelerine kimse dokunmazken; sadece tek bir camı kırık binaların pencereleri adeta hedef tahtası haline gelir. Tek bir kırık cam; peşinden yüzlerce camın kırılmasına sebep olur.  

Buradan anladığımız gibi; yaşanan ufak tefek aksaklıkların göz ardı edilmemesi, hatta anında çözüme kavuşması; doğacak büyük problemlere mani olmada en önemli etken. Çünkü suç suçu, kaos kaosu tetikliyor.

Elbette önemli olan o ayak seslerini hiç duymamak olmalı. Tek bir hamleye, tek bir kötü davranışa ya da olguya izin vermek; ardından pek çok kötü eyleme zemin hazırlıyor çünkü.

O halde hepimize düşen en önemli görev, değersizlik hissi yaratacak ortamların oluşmasına elimizden geldiğince engel olmak.  Bizi aşan noktalarda gerekli yerlere uyarılarda bulunmak. Bencillik yapıp görmezden gelmemek.

Ben hemen her konuda olduğu gibi; bu konuda da kötümser değilim. Tıpkı dünya edebiyatının klasik isimlerinden, Rus yazar Leo Tolstoy gibi düşünüyorum.

Tolstoy, dünyada kötü insan olmadığını; hatalı davranışlarımızın kötü doğamızdan değil de; kalbimiz ve zihnimizden gelen kötü alışkanlıklardan kaynaklandığını savunur. Akıl ve sevginin ışığında alışkanlık edinmemizi öğütler. 

Ve şöyle der; 

‘’Hayat bir nimettir. Kötülük yoktur. Yalnızca bizim kişisel ve genel hatalarımız vardır ve onları düzelttiğimiz sürece mutlu olabiliriz.’’

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

29.11.2017




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...